YeniSafak.com “ Türkiye'nin birikimi... ” Yazarlar

 
Ana Sayfa...
Gündem'den...
Politika'dan...
Ekonomiden...
Dünya'dan...
Kültür'den...
Yazarlar'dan
Spor'dan

  Arşivden Arama

  I Explorer Kullanıcıları, TIKLAYIN.

 

Esas duruşta demokrasi

Türkiye siyasetinin net bir gerçeği şu:

Asker konuşursa altı çiziliyor, herkes dikkat kesiliyor, eleştiriler bitiyor, söylenenler önemseniyor, bazen teyakkuz durumu oluşuyor.

Hemen peşinden esas duruş psikolojisi devreye giriyor. Aman fırça yemeyelim, askeri tedirgin etmeyelim, kışladan çıkmasına yol açmayalım...

Hatta siyasetçiler birbirini suçluyor: Sen askerin kışladan çıkmasına yol açacak işler yaptın vs...

Bir soru: Acaba hangi rütbedeki asker konuşursa bu sonuç ortaya çıkıyor?

Bazen rütbeler karışıyor. Bir asker konuşursa, mutlaka komutanın izniyle konuştuğu var sayıldığından her rütbeden asker, siyasi alana ilişkin neticeler üretebiliyor. Mesela tuğgeneral rütbesindeki bir asker, Başbakan'a sövdüğünde, pekala onu sivil alanın sineye çekme zorunda olduğunu düşünebiliyoruz.

Her rütbeden asker sonuç üretiyor Türkiye'de...

Çünkü, askerin özel bir ağırlığı var Türkiye'de...

Bunu asker biliyor ve anlaşıldığı kadarıyla bunu gerekli de görüyor. Çünkü bunun "çağdaş demokrasiler" açısından kabul edilebilir olmadığı, sivil siyaset üzerinde asker ağırlığının azaltılması gerektiği yönündeki görüşlere soğuk bakıyor.

Asker, kendisine sistem ve siyaset üzerinde bir tür vesayet görüntüsü sağlayan bu yapının değişmesi yolunda bir irade de ortaya koymuyor.

Asker, sivil siyaset alanının, bu vesayet durumundan çok da hoşnut olmadığını, hatta tedirgin olduğunu, hatta sınırlı sorumlu bir iktidar görüntüsü içinde ülke yönettiklerine inandıklarını biliyor olmasına rağmen, bunun değişmesi yolunda bir irade beyanında bulunmuyor.

Ve asker, kendisine bu statüyü sağlayan İç Hizmet Kanunu'ndaki "cumhuriyeti koruma kollama görevi"nin, ihtilallere, darbelere, müdahalelere kadar uzanan aşağı yukarı iktidarı belirleyecek tüm operasyonlara imkan verdiğini, diğer bir ifadeyle, orduyu kontrol edebilen iradenin bazen bunu istismar edebileceğini gördüğü halde, böyle bir statünün değişmesi, en azından revize edilmesi, sınırlanması yönünde bir yol açmıyor. Askerden böyle bir ışık gelmediği için, bizzat bu askeri operasyonlara muhatap olanlar dahil, sivil alan da zaten böyle bir talepte bulunmaya cesaret edemiyor. İki kere aynı düzenlemeden hareket eden askeri birimlerin müdahalesine maruz kalan Demirel'in "askerle gerilimi sürdürmemek" adına, böyle bir sorgulamayı başlatmaması sivil alandaki psikolojinin net göstergelerindendir.

Buradan, hem askeri çevrelerde hem sivil kesimde, "cumhuriyeti koruma kollama" görevinin, bir noktada, ucu ihtilale kadar varacak bir müdahaleyi meşrulaştırdığı anlamı çıksa gerektir. Yani askeri kesim "Gerekirse ihtilal yaparım" iradesinin farkında, sivil kesim de, "Ordu gerekirse ihtilal yapar ve ben bir şey yapamam" psikolojisinin farkında...

Gene Demirel örneğinden yola çıkarsak, önünde 27 Mayıs'ı gören Demirel, maruz kaldığı iki askeri müdahalede de, "şapkasını alıp gitmesi"ni "Karşı koymakta bir risk vardı, onu üstlenmedim" diyerek cevaplandıracaktır. Cumhurbaşkanlığı sırasında ve onun içinde gerçekleşen 28 Şubat operasyonu karşısında da aynı Demirel vardır. Yani "Türk siyasetinde asker gerçeği"ni idrak etmiş bir Demirel söz konusudur. Bir "esas duruş" söz konusu ise, başkaları ne kadar kınarsa kınasın Demirel bunu "gerçekçi siyaset"in gereği sayar.

Bu statü içinde bir psikolojik ön kabulün daha bulunduğunu belirtmemiz gerekiyor: Askeri kesim, neden "özel misyon" diye nitelenebilecek bu statüden vazgeçmiyor? Bu sorunun cevabının "sivil alana güven duymamak" olduğu oldukça açıktır. "Sivil alan yanlış yapabilir" düşüncesi de hemen bunun yanında durmaktadır. Ve şu düşünceler: "Müdahalesiz zamanlarda korkuyla, müdahale durumunda da sopayla sivil alanın yoldan çıkması önlenmelidir."

İşin ilginç yanı, sivil alan da "kendisine güvenilmediğinin bilincinde"dir.

AB ile ilişkiler çerçevesinde bu siyaset yapısının değişmesi tartışılıyor. AB organları AB standardında bir demokrasi için siyaset üzerindeki asker etkisinin azaltılmasını istiyor. Biraz utangaç biçimde de olsa, siyasetçilerin de bu istek içinde olduğu söylenebilir.

Peki bu mümkün mü?

Bunun imkanı, askeri ve sivil kesimin, Türkiye'nin yönetim ve sistem yapısı üzerine bugüne kadar oluşmuş psikolojik alt yapılarının değişmesi ile alakalıdır.

Son günlerde teyakkuz halinde dinlememiz istenen gerek askeri beyanatlara, gerek sivil tavırlara baktığımızda henüz bu psikolojik tabanda değişen bir şey olmadığını söylemek mümkündür.

Türkiye'de bazen askeri çevrelerle yakın ilişkisi bulunan insanlar bile sivil alanda teyakkuz durumu oluşturabilirler. İşte onlardan biri, köşesinde, "Türk siyasi yapısı bir istihale geçirmeden..." askerin "cumhuriyetin temel vasıflarını korumak" alanındaki özel misyonunda bir değişiklik olmayacağını açık seçik bildiriyor. (M. Ali Kışlalı, Radikal, 29 Ağustos 2000) Şart şu: Türk siyasi yapısı bir istihale geçirecek... İstihale, genç nesiller için tercüme edersek, dönüşüm anlamına geliyor... 77 yıldır dönüşme sancısını tamamlayamamış ve hâlâ bir biçimde istihale geçirmesi beklenen bir sivil alan...

"Terbiye olmamış bir toplum" demek bu... Çünkü sivil alana vücut veren o... Peki nasıl olacak bu istihale? Kaç 27 Mayıs, kaç 12 Mart, kaç 12 Eylül ve kaç 28 Şubat'tan sonra?

Sancımız bu, bir türlü cevap bulamadığımız soru da bu...


31 AĞUSTOS 2000


Kağıda basmak için tıklayın.

Ahmet Taşgetiren

 


Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim
İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV

Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED

Bu sitenin tasarım ve inşası, İNTERNET yayını ve tanıtımı, TALLANDTHIN Web tarafından yapılmaktadır. İçerik ve güncelleme Yeni Şafak Gazetesi İnternet Servisi tarafından gerçekleştirilmektir. Lütfen siteyle ilgili problemleri webmaster@tallandthin.com adresine bildiriniz...