![]() |
![]() |
![]() |
| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
AB içinde nasıl bir Türkiye?Bugün AB ile ilgili bazı soruları paylaşmak istiyorum sizlerle. Belki sizler için de anlamlıdır bu sorular? -Meselâ ilk soru olarak "Avrupa, Müslüman Türkiye ile ilgili bütün rezervlerini kaldırmış mıdır?" konusu üzerinde düşünüyorum. Biz, uzun süre Avrupa'nın Türkiye'nin Müslümanlığını AB ile bütünleşme yolunda bir engel olarak gördüğünü, bunu en yetkili ağızlardan seslendirdiğini biliyoruz. Bu rezerv kalktı mı, kalktı ise nasıl kalktı? Yani Avrupa, Türkiye'nin müslümanlığının kendisi için bir sorun niteliği taşımayacağına nasıl ikna oldu veya ikna edildi? -28 Şubat mantığının, NATO'nun Varşova Paktı'nın dağılmasından sonraki stratejik konsepti ile, yani, "komünizmden sonra Batı'nın önündeki öncelikli tehlikenin Ortadoğu'daki köktendinci İslâm tehlikesi olduğu"na dair değerlendirmesi ile paralellik arzettiği açıktır. MASK (Milli Askeri Stratejik Konsept) çerçevesinde yapılan "öncelikli iç tehdit=irtica" değerlendirmeleri de, NATO konsepti ile uyuşuyor. 28 Şubat sürecinin yaşandığı son üç buçuk yıl içinde, toplum hayatının hemen her alanında bir "islâm azaltması" ile karşı karşıya bulunduğumuz da bir vakıa. Hem kurumlarda sistemin ölçülerini aştığı düşünülen islâmî boyut azaltılmış ( halen azaltılmaya devam da ediliyor) , hem kişilerin İslâm algılamasının, dozu düşürülmek istenmiştir. Ne demektir bu? İslâm'ı bireysel ahlâk boyutunda algılayan bir Müslüman tipi empoze edilmiş, onun ötesinde, meselâ sistem boyutundaki İslâm algılamaları yoğun bombardımana tabi tutulmuştur. Burada şöyle bir soru üzerinde düşünülebileceği kanaatindeyim: -Acaba Avrupa'nın "Türkiye'nin Müslümanlığı" üzerindeki çekincelerinden vazgeçmesi ile, 28 Şubat sürecinde gerçekleştirilmek istenen "İslâm'ı azaltma operasyonu"nun bir ilgisi var mıdır? Yani bu süreçte biz, kendi elimizle, Avrupa'nın kabul edebileceği kadar bir "Müslüman kimlik" oluşturmak gibi bir misyonu mu ifa etmekteyiz? -Anadolu'yu gezenler, yoğun bir eski medeniyet ihyası ile karşı karşıya bulunduklarını görürler. Özellikle eski Yunan ve Hristiyan kimliğinin vurgulandığı bir ihya operasyonu söz konusu... Bu görüntüyü tesbit etmek "aşırı bir kaygı" mıdır? Bu ülkenin islâmî kimliğine dair bir güven eksikliği midir? Hadi daha açıkça soralım:Bir paranoya mıdır? Yoksa, diyelim, yüzyılları, bin yılları gören bir stratejinin uygulaması ile karşı karşıya mıyız? Yani burada, ünlü "Şark meselesi"ni hatırlamak, aşırı korku göstergesi midir, yoksa zaruri bir hassasiyet midir? Meselâ burada, Yahudilerin Kudüs mücadelelerinin 2 bin yıllık bir hedefi hayata geçirme mücadelesi olarak algılanması anlamlı mıdır? Acaba, Hristiyan dünyası da, diyelim büyük bir sembol niteliği taşıyan İstanbul için, Anadolu için bir hesaplaşma duygusu taşımakta mıdırlar? 5 asır, 10 asır, toplumların hayati menfaatleri için aşılması öngörülebilir bir zaman parçası ise, Türkiye'nin AB ilişkisinin, Hristiyan dünyası açısından böyle bir rövanş mahiyeti olabilir mi? Anadolu'da, hemen hiçbir bağlısı kalmamış kiliselerin ihyası, oralara Patrikhane öncülüğünde geziler düzenlenmesinin nostaljik boyutundan öte bir anlamı var mıdır? Lord Curzon'un Lozan'da İsmet İnönü'ye söylediği "Yarın para için bizim kapımızı çalacaksınız ve bugün verdiklerimizi, cebimizden çıkarıp önünüze koyacağız" şeklindeki sözleri, bugün de bir anlam taşımakta mıdır? (Burada belki, İsrail'in GAP bölgesine duyduğu ilginin, Tevrat'ta yer alan 'Nil'den Fırat'a kadar sana ve çocuklarına verdim' şeklindeki metinle bir ilgisinin bulunup bulunmadığı, bunun da aşırı bir hassasiyet olup olmadığı da gündeme getirilebilir.) -Burada, devlet kurumları içinde gündeme gelen "bölünme" kaygısını da hatırlarsak, bir bölünme söz konusu olmasa bile, bazı toplum kesimlerine verilecek azınlık statüsü çerçevesinde farklı yönetim formüllerinin devreye girmesi diye bir proje mevcut mudur? -AB ile ilişkilerin, özgürlüklere, insan haklarına yeni bir açılım getireceği düşüncesi, özellikle özgürlük ve insan hakları yönünden ağzı yanmış toplum kesimlerinin ilgisini çekiyor. Avrupa kurumları ise, islâmî muhitlerin beklentilerinden daha çok "azınlıklar" konusuna vurgu yapıyor. Bu tavır nasıl yorumlanmalıdır? - "AB içinde bilinen bir özgürlük çerçevesi var. Bu çerçeve, Türkiye'ye de geldiği zaman, bundan herkes gibi dindar insanlar da yararlanacaktır. Herhalde bir çifte standart söz konusu olmayacaktır" şeklindeki bir muhakeme geçerli midir? Yoksa AB içinde de, İslâm gündeme geldiğinde bir takım "özel şartlar"a sığınma söz konusu olacak mıdır? Belki bu soruyu şöyle de sorabiliriz: Ülkemizde tanık olduğumuz yargının siyasallaşması, insan haklarındaki çifte standart AB içinde de sürecek midir? AB bünyesindeki yargı kurumları salt adalet merkezli mi düşenmektedirler, yoksa başka kıstaslar da devreye girmekte midir? Bu soruların AB konusunu "kuşkulu bir alan" haline getirdiği doğrudur. Kaygının odaklandığı soru şudur: -Acaba Türkiye-AB ilişkilerinde, Kopenhag kriterleri vs gibi bildiğimiz, görünen gündem dışında, bir de görünmeyen gündem var mıdır? Ben bu soruyu önemsiyorum. Buna rağmen, AB ile bütünleşmeye karşı çıkmıyorum. Ancak ne olmakta olduğunu bilirsek, ona göre bir karşı donanım geliştiririz diye düşünüyorum. Türkiye'nin AB içinde de özgün kimliği olan bir ülke olarak kalması amaçlanmışsa, hassasiyet göstereceğimiz alanlar var demektir. İslâm'la ilişkimiz, belki bu konuda en temel hassasiyet alanımızdır. AB içinde kimliği erimiş bir ülke hedefleniyorsa, o başka... Onun da ciddi ciddi tartışılması gerektiği açıktır.
atasgetiren@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|