| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Güvenlik mi üretelim, Demokrasi mi tüketelim?Milli Güvenlik Kurulu'nun rejim içindeki rolü, Kopenhag Kriterleri tartışmalarında iyice ortaya çıktı. Şimdiye kadar bilmez ve anlamaz görünen bazı çevrelerin ve yazar-çizerlerin kafasına bu gerçek 'dank' etti... Nihayet anladılar ki, bu ülkede. MGK'nın istemediği hiçbirşeyin yapılması mümkün değil. İstediği şeyler ise Bakanlar Kurulu eliyle yaptırılıyor. Kanun istiyorsa Meclis'ten geçiriliyor. Bırakalım özgürlükler, Kopenhag Kriterleri gibi önemli konuları... Harita yapmak, sivil havaalanı kurmak, fabrika yeri satın almak ( Bu durum Koç gibi büyük holdingler için geçerli değil), stratejik sayılan yerlerde fabrika kurmak... Hep MGK'nın ilgi alanında. Bu durum yasal olarak, 1983 tarihli Milli Güvenlik Kanunu'nun çıkmasından beri böyle. Tabii daha önceleri de yaklaşık aynı durum vardı. 1983 Kanunu, Türkiye'deki rejimin hukuki çerçevesini çizmesi açısından önem taşıyor. Peki bu nasıl oluyor? Kaba tabiriyle, 'silah kimdeyse güç onda' olduğu için. Tabii, belki, "Silahlı Kuvvetler'den bu şekilde sözetmek doğru değil" denilecek ama ne yazık ki gerçek bu... MGK'yı ve onun icra organı MGK Genel Sekreterliği'ni dokunulmaz, tartışılmaz ve denetlenemez kılan da bu güç... Demokrasilerde denetlenemeyen bir güç olabilir mi? Ya da parlamentonun denetleyemediği bir güç? Türkiye'de böyle bir güç ve böyle bir organ var ve kendisi denetlenemediği halde o, bütün Türkiye'yi ve herkesi denetleyebiliyor. "Olmaz" dedi mi özgürlükler kısıtlanıyor. " Kriz var, gerginlik var" dediği zaman bu karar, herhangi bir kurulda tartışılmadan kabul ediliyor ve gereken tedbirler alınıyor. Üstelik de bu kurumun halkın vergileriyle oluşmuş gizli bir bütçesi bulunuyor... Gizli yönetmelikler ve gizli personeli. Ne malum MGK Genel Sekreterliği'nin yaptığı harcamaların ya da mali işlerin hepsinin sağlıklı olduğu? Personelden yasal olmayan işlere karışan olamaz mı? Sonra o yönetmelikler niye saklanıyor? MGK'nın bu konumunun, Kopenhag Kriterleri'yle bağdaşmazlığını şimdiye kadar görmezden gelen okur-yazar takımının bir kısmı, bu çelişkiyi kabul eder görünmekle birlikte yine MGK tarafından oluşturulan itirazları da sıralamakta gecikmiyor. O da bilinen bir itiraz: Türkiye Belçika değil. Etrafı düşmanlarla çevrili. Türkiye'nin iç ve dış düşmanları var. Dolayısıyla herşeye güvenlik açısından bakmak gerekiyor. Demokratikleşme ve Avrupa Kriterleri'ne uyum da bu çerçevede gerçekleştirilmeli. Açıkça, "Türkiye böyle bir demokrasi. Bizim şartlarımız bu, bizi böyle kabul ederseniz ne alaÖ" deniliyor. Nitekim Warşova'daki demokrasi zirvesinde, Türkiye'nin karşısına. ( askerlerin etksisinde bir demokrasi ) yazılı olduğunu öğreniyoruz. Bu anlayışa göre Türkiye, etrafındaki düşman ülkeler bu düşmanlıklarından vazgeçip demokratik rejime kavuşuncaya kadar bu güvenlik anlayışını sürdürecek. Ayrıca, böyle bir vesayetin asıl sorumlusu olarak gösterilen sivil politikacılar ve siyasi partilerin de demokratik bir anlayışla örgütlenmeleri de gerekiyor. Ancak bu sayede silahlı kuvvetlerin rejim üzerindeki vesayetinin ve denetimin kalkabileceği yazılıyor. Tabii bunun ne zaman olacağını kimse söyleyemiyor. Yine MGK ağzıyla konuşan bazı kalemler, Türkiye'nin güvenlik üreten bir ülke olduğunu, bu nedenle MGK'nin gerekli olduğunu yazıyorlar. Doğrusu ben, Türkiye'nin güvenlik üretmektense demokrasi üretmesini ve demokrasi tüketmesini arzu ediyorum. Ve böyle bir vesayete layık olmadığına inanıyorum...
kduzgoren@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim | Dizi |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|