| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Sataşma ve eleştiri
Yıllardan beri Türkiye'de siyaset konuşmaları tarafların birbirlerine sataşması düzeyinde gerçekleşti ve hiçbir zaman eleştiri düzeyine yükselemedi. Demokrasi tecrübesi edinmek kastıyla çıkılan meydanda yalnızca alkışlar ve yuhalamalar duyuldu. Türk milleti varlık şartlarını yoklamak, yokladıkça yapısındaki dayanıklı ve çürük özellikleri keşfetmek fırsatını bulamadı. Namık Kemal (veya Alphonse de Lamartin) vasıtasıyla bir aşiretten cihangirane bir devlet çıkarmış olmakla övündüğümüz ne kadar doğruysa modernleşme bahanesiyle gerisingeri bir aşiret hayatına döndüğümüz o kadar doğrudur. Siyasetimizin dayanağını ne hedef farklılaşmasında, ne kültür farklılaşmasında, ne sınıf farklılaşmasında bulabiliriz. Toplumdaki her farklılığın bir ölçüde siyasete yansıdığı inkâr edilemez; ama siyaset bu farklılıklar üzerinden yapılmıyor. Çünkü ifadesini devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesinde bulan aşiret ruhu fark gibi anlaşılacak her yönelime baskın çıkıyor. Millî birliği veri saymadıkça hiçbir siyasi eğilimin kendini dışa vurmasına imkân yok. Yönelimler hep birer yönelim olarak kalıyor ve farka dönüşemiyor. Dönüşecek olursa bunun bir kopuşa sebep olacağı korkusuyla hareket ediliyor. Bu yersiz bir korku değil, çünkü toplumu oluşturan birimlerden hiçbiri mantık ve tutarlılık adına kendi bindiği dalı kesmeyi göze alamıyor. Oysa mantık ve tutarlılık birinci sıraya konulmadıkça eleştiri yapabilmemiz mümkün değil. Eleştiri yapamayınca siyaset konuşmalarımız sataşmalar düzeyinde gerçekleşmek zorunda. Bu hep böyle mi devam edecek? Türk milleti olarak mantıksızlığa mahkûm muyuz? Hem evet, hem hayır. Gerçekte altmış beş milyon nüfuslu Asyatik bir aşiret olduğumuz halde Avrupaî modern bir toplumun gerekleri uyarınca yaşama taklidi yaptığımız sürece tutarsızlık ve mantıksızlık yakamızı bırakmayacak. Siyaset konuşmalarımız hep birbirimize yönelttiğimiz sataşmalardan ibaret kalacak. Eğer gerçeği kabullenip Türk toplumunun kapitalizmle ilişkisinin onu her aşamada bir kabile gibi yaşamaya icbar ettiğini anlayabilirsek, işte o zaman kendi meselelerimizin ancak süreç içinde özgünlüğü artan yapımızın şartlarında çözüme kavuşabileceğini de anlayabiliriz. Aşiret mensupları birbirlerine akrabalık ilişkilerini dayanak saymak suretiyle mantıklı ve tutarlı eleştiriler yöneltebilirler. Bu söylediklerim ancak Türkiye'nin kimlerin ve niçin vatanı olduğu açıklığa kavuştuktan sonra yerli yerince anlaşılabilir. Üzerinde yaşadığımız toprakların dar-ül İslâm sınırları içine girdiği XIII. yüzyıldan Türklerin hâlâ Müslüman sayılıp sayılmadığının örtük bir biçimde tartışıldığı XXI. yüzyıla kadar bir çizgi uzanıp uzanmadığı sorusu hayatî bir sorudur.
iozel@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|