![]() |
![]() |
| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Yeni bir ruh, yeni bir heyecan ve romantizm-2Bu dünyaya söyleyecek bir şeyiniz yoksa, yaşamınızın da, bu dünyada yaşamanızın da bir anlamı yoktur. Başkalarının söylediklerini söyleyerek veya tekrarlayarak yeni şeyler söyleyebilmek mümkün değildir. Bir şeyler söylüyor olabilmek, gerçekten bir şeyler söyleyEBİLİyor olmakla mümkündür. Bu da, neyi, niçin ve NASIL söylemeniz gerektiğini bilebiliyor olmanıza bağlıdır. Neyi, niçin ve nasıl söylemeniz gerektiğini bilemiyorsanız, yeni şeyler söyleyemeyeceksiniz; dolayısıyla söylediğiniz şeylerin gerçekten yeni, özgün şeyler olduğunu asla farkedemeyecek, kavrayamayacaksınız demektir. Yakıcı bir sorun: Estetik/beğeni sorunu
Kanımca, Müslümanların karşı karşıya kaldıkları, bir türlü içinden çıkamadıkları, üstesinden gelemedikleri en esaslı sorun tam da burada gizli: Zevk/beğeni, yani duyarlık sorunu. Sorun, öncelikli olarak temelde estetik bir sorun. Bize bugüne kadar Müslümanların en büyük sorunlarının siyasi, ekonomik, toplumsal, stratejik vesaire olduğu söylendi. Elbette ki Müslümanlar, çok büyük siyasi, ekonomik, toplumsal, stratejik sorunlarla karşı karşıyalar. Ama bu sorunlar, yaşanan sıkıntıların, açmazların bizatihi kendileri veya sebepleri değil; sonuçları. Oysa asıl asli sorun, insan, eşya, dünyaya karşı nasıl bir duruş, nasıl bir tavır; nasıl bir duyarlık geliştirilebileceği sorunudur. Bu temelde estetik olan sorun kavranılmadığı ve anlamlandırılarak aşılmadığı sürece, Müslümanlar köklü siyasi, ekonomik, toplumsal, stratejik sorunlarla, açmazlarla karşı karşıya kalmaktan kurtulamayacaklar. Bugün Müslümanlar ne söyleyeceklerinden çok; neyi, nasıl söylemeleri gerektiğini kavramakta zorlanıyorlar. Çünkü temelde Müslümanların ne söylemeleri gerektiği konusunda ciddi sorunları yok: Zira Müslümanların söyleyecekleri şeyleri ihtiva eden, işaret eden, telaffuz eden "kaynak"lar, dinamikler sağlam ve sahih olarak mevcudiyetlerini sürdürüyorlar: Öylesine sürdürüyorlar ki, sadece keşfedilmeyi bekliyorlar: Şöyle bir "el"lerini uzatabilseler "dokunabilecek"ler o muhkem ama orada öylece boşlukta sanki asılı gibi duran kaynaklara, dinamiklere. İşte sorun da burada düğümleniyor zaten: O muhkem kaynaklara, dinamiklere nasıl "dokunulacak"? Kutlu/kuşatıcı bir "dil"
Orada, öylece, boşlukta duran kaynaklara, dinamiklere "çıplak el"le dokunmak mümkün değil. "El", aynı anda "gönül"le ve "beyin"le harekete geçirilebildiği zaman bir şeye dokunabilir ancak. "El"in "gönül"le ve "beyin"le harekete geçirilebilmesi; "el"in hareketinden bir mahsulün tahsil edilebilmesi sadece ve sadece "dil" aracılığıyla imkan dahiline girebilir. Kuru bir "dil"den sözetmiyorum burada: İnsanın ruhunu harekete geçirebilecek, insana yapıp ettiği her bir şeyde heyecan verecek, coşku ilham edecek "ulvi bir dil"den sözediyorum: Beyin'le gönül'ü aynı anda harekete geçirebilecek, sadece Müslümanlara değil, bütün insanlığa bir şeyler armağan edebilecek "kutlu/kuşatıcı bir dil"den. Benim buraya kadar söylemeye çalıştığım şeyleri Mevlânâ daha sarih ve daha çarpıcı bir dille şöyle ifade ediyor: "Aynı dili konuşan insanlar değil, aynı duyguyu paylaşan insanlar anlaşabilir". Mevlânâ'nın söylediği şeyi, biraz önce açımlamaya çalıştığım hassasiyetle/duyarlıkla yeniden formüle etmeye çalışacak olursak, "'aynı duygu'yu paylaşan insanlar, 'aynı dil'i de konuşuyorlar demektir zaten" diye anlayabiliriz. İslam dünyası, başkalarının söylediklerini söyleyerek bir yere varamaz. Yapılması gereken şey, başkalarının söylediklerinden başka, bambaşka, farklı ve yeni şeyler söyleyebilmektir. Şu an, köklü bir anlam krizinin her bir tarafa sirayet ettiği içinde bulunduğumuz çağ, tam da Müslümanların bir şeyler söyleyebilecekleri bir çağdır. İçinde yaşadığımız çağa her bakımdan yön ve şekil veren Batılılar, söyleyeceklerini söylediler ve "bitirdiler": Çağ Müslümanlara gebe. Hayatı salt bura'ya ve şimdi'ye hapseden ve dolayısıyla "bitiren" Batılılar, yaşadıkları ve tüm insanlığı sürüklemeye çalıştıkları anlam krizini göstergebilimsel olarak örtmek, ertelemek için çaba gösteriyorlar. İşte tam burada, hayatın salt bura'ya ve şimdi'ye hapsedilemeyeceği gibi geniş, deruni, engin bir zihin ve ufuk çizgisine sahip olması gereken Müslümanlar, karşı karşıya kaldıkları imkanın ne denli ferahlatıcı bir imkan ve idrak çizgisi sunabileceğini keşfetmenin yollarını araştırmakla mükellefler. An bu an; dem bu demdir, diyorum. Kur'an'ın salt Müslümanları değil; aynı anda ve zamanda bütün bir insanlığı muhatap aldığı gerçeğini daima hatırlayarak; bu dünyaya söyleyecekleri şeyleri nasıl söyleyebileceklerinin yollarını araştırmak durumundalar. Sahip olduğumuz engin ve deruni potansiyel, arızi, küçük komplekslerden arındırılmış ortak bir duygunun, duyarlığın, duruşun, sevginin üretilmesi; dolayısıyla hayatın gerçeklerini asla gözardı etmeksizin dalga dalga büyüyebilecek, büyütülebilecek ve küreselleştirilebilecek ortak bir heyecan, ortak bir coşku, yaratıcı bir ruh ve "romantizm"in harekete geçirilmesi bizi bekliyor.
ykaplan@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|