GAZETECİ ANDREW FINKEL İLE TÜRK BASINI HAKKINDA KONUŞTUK
Türk basını dürüst değil
Bir gazete yalan yazarsa, o gazeteyi kimsenin almaması lazım. The Washington Post yalan yazarsa, o gazete satmaz ve batar. Ama Türkiye'de bir gazete yalan yazsa da pek farketmiyor.
Siz bizim Türk medyasını bizden iyi bilirsiniz. Nasıl buluyorsunuz bizim medyayı?
Nasıl buluyorum? Doğrusu bulmamak daha kolay. Ben biraz acılıyım bu konuda. İlk geldiğimde yeni açılan bir gazetede çalışmaya başladım. Gazeteci olmadan önce akademisyen olarak çalışıyordum. Şehirleşme konusunda bir tez hazırlıyordum. İstanbul gibi bir şehrin nasıl bu kadar büyüdüğünü keşfetmeye uğraşıyordum. Neyse, sonra bir gazetede çalışmaya başladım. Aradan bir hafta geçtikten sonra Türkiye'de gazeteciliğin ne anlama geldiğini öğrendim. Bizim gazete tam bir gecekondu gazeteydi. Önemli bir şey öğrendim; Türkiye'de bir gazeteye girdiğiniz zaman, önce kapının nerede olduğunu öğrenmeniz gerekiyor. Nitekim, birkaç ay sonra o gazeteden ayrıldım.
Sonra hangi gazeteye geçtiniz?
O günlerde yeni bir gazete daha kuruldu: Asil Nadir'in gazetesi olan Güneş. Evet, dışarıdan bakıldığında bence o zamanki Güneş gazetesi dönemi, Türk basınının altın dönemi olarak adlandırılabilirdi. Ama içeriden bakıldığında manzara farklı görünüyordu. Asil Nadir, Turgut Özal'ın teşvikiyle basın sektörüne girmişti. Sanırım bir anlaşması vardı. İngiltere'de bir kuruluşu vardı Asil Nadir'in. Türkiye'de Asil Nadir'i diğer basın patronları ve bazı gazeteciler pek sevmediler.
Neden sevmediler?
Sevmediler, çünkü Asil Nadir'in parası vardı. Türk basınının standardını yükseltmişti. Güneş gazetesinde çalışanlar iyi maaş alıyorlardı. Gazetenin fiyatını düşük tutarak gazetenin daha çok satmasını sağladı. Daha sonra Asil Nadir'den hoşlanmayan gazeteler ve bu gazetelerin patronları, onun hakkında yalan haber yapmaya başladılar. Esrar kaçakçılığı yaptığını yazdılar... birçok asılsız haber yaparak Nadir'i yıpratmaya çalıştılar. Bunlar, aslında herhangi bir araştırma yapılarak yazılan haberler değildi. Söylemek istediğim şey bu. Sadece karalamak maksadıyla ortaya atılıyordu bu iddialar. Türkiye'de basın birinden hoşlanmıyorsa, etik falan dinlemeden, bir araştırma dahi yapmadan haber yazıyor.
Bu bizim medyanın huyudur, öğrenmiş olmanız lazım. Birinden hoşlanmıyorsa, onu hedefe oturtur ve yıpratır. Ben artık bizim medyanın kötülediği insanların -en azından kendilerini kötüleyen medyadan- daha dürüst olduklarına inanmaya başladım.
Bu doğru, aslında her zaman yaptıkları şey bu. Hoş, Asil Nadir de sütten çıkmış ak kaşık değildi ama, medya onu eleştirirken dürüst davranmadı. Neyse, bunlar bir yana... Güneş gazetesi, gerçekten Türk basını için iyi bir deneyim oldu. İyi ve profesyonel bir kadro ile gazetecilik yapmaya çalıştık. Asil Nadir iflas ettikten sonra, Güneş de battı. İşin garibi, Nadir iflas edip hırsız olduğu ortaya çıkınca, bir zamanlar onu kötüleyen Türk basını birden savunmaya başladı. Kıbrıs davası, Asil Nadir davası... Kıbrıs'lı işadamı falan. Her zaman, bir işin doğrusunun ne olduğunu araştırmadan haber yaptı Türk basını.
Türkiye'deki basın-sermaye ilişkisini 'The Washington Post' gazetesinde de yazmışsınız. Medya ve sermaye neden bu kadar yakın?
Basın üzerinde parasal baskı var. Konuşmalarımdan birinde bir Latince örnek vermiştim: "Quis custadiet custadieus?" Hemen hemen, "Nöbetçilerin nöbetini kim tutuyor?" gibi bir anlamı var bu sözün. Şeffaf bir toplumda, basın tutuyor. Gazetenin çıkmasını sağlayan, okuyucudur. Bir gazete yalan yazarsa, o gazeteyi kimsenin almaması lazım. The Washington Post yalan yazarsa, o gazete satmaz ve batar. Basın piyasası böyledir. Siz gazete olarak doğru haber yaparsınız ve satarsınız. Ama Türkiye'de bir gazete yalan yazsa da pek farketmiyor. Basın piyasası Türkiye'de biraz kusurlu galiba. Yolsuzluk düşünün. Yolsuzluk ne demektir? Piyasanın çalışmadığı bir toplumda yolsuzluk ortaya çıkar. Bu yolsuzlukların bedelini kim ödüyor? Toplum ödüyor.
Bizde büyük ihalelerin arkasında medya patronları var. Acaba gazeteler, patronlarının bu ihaleleri daha rahat kazanabilmeleri için birtakım zeminler hazırlıyor olabilir mi?
Elbette. Öyle gözüküyor. Bu da medyaya zarar veriyor, medya inandırıcılığını ve güvenilirliğini kaybediyor. Doğan Medya Grubu'nun, POAŞ ihalesine adının karışması ve buna benzer ihaleler. Neden medya bu tür şeylere karışıyor? Medyanın görevi başkadır. İhalelere adının karışmaması lazım medyanın. Medya, gücünü kullanarak patronuna avantaj sağlamaya çalışırsa, inandırıcılığı kalmaz. Bu hem genel olarak o ülkenin medyasına, hem de halka zarar verir.
Bazı gazetelerdeki köşe yazarlarına bakıyorum, özellikle hakaret etmek için oturtulmuşlar sanki o köşelere. Eşinizin de başına geldi. Bu yazarlar birçok kişiye terbiye sınırlarını aşarak saldırıyorlar, mahkemelik oluyorlar ve kaybediyorlar. "Yenilen pehlivan güreşe doymazmış" misali, saldırılarından asla vazgeçmiyorlar. Bu yazar türü için ne düşünüyorsunuz?
Belki bu üsluptaki yazarları okumak, bazı okurlar için hoş olabilir. Siz bunları söyleyince benim aklıma Fatih Altaylı geldi. Eşime saldırmadan önce bana saldırdı. Benimle ilgili "Aptal" diye bir ifade kullandı. Onunla aynı fikirde değilim ama, benim aptal olduğumu düşünmesini engelleyemem, aptal olduğumu düşünmesi benim aptal olduğum anlamına gelmez hiçbir zaman. Bu onun fikridir ve dava açmadım. Kendi fikrini terbiye sınırlarını aşarak ifade etti. Ama Türk basınında sadece keskin, hakaret içeren yazı ve haberler değil, yalan yazılar ve haberler var. Bunu yaptığı müddetçe bir gazeteci, meslek ahlakını çiğnemiş demektir. Bakın CNN'de çalışırken tanık oldum; Peter Arnett gibi, Körfez Savaşı'nda çok başarılı bir gazetecilik örneği sergilemiş olan bir muhabir CNN'den uzaklaştırıldı. Neden? Bir haber yapmıştı. Kötü niyetli değildi, bir yanlışlık yapmıştı, belki biraz tembellik de yapmıştı. O kadar başarılı olmuş dünya çapında bir muhabiri, bir hatası yüzünden CNN'den uzaklaştırdılar. Kaldı ki Peter Arnett, Fatih Altaylı'dan çok daha iyi bir gazeteci. Ama bir tek yanlış haberi yüzünden işinden kovuldu.
Türkiye'de gazetecilik bir 'yalan yazma' sanatı haline geldi ve neredeyse -birkaç gazete hariç- doğru haber yapan işinden kovuluyor.
Maalesef öyle. Gazetelerin ve gazetecilerin bu hale gelmesi çok kötü bir durum.
Medya bundan sonra düzelir, tam anlamıyla bağımsız bir hale gelebilir mi Türkiye'de?
Eğer bu şekilde bir seyir izler, bu ilişkilerin içinde olmaya devam ederse, kolay kolay düzelmez gibime geliyor. Nasıl olabilir, her şey nasıl yoluna girer, bilemiyorum. Galiba anlayışların, zihniyetin değişmesi gerekiyor. Ben, doğrusu pek iyimser değilim. Bu tür yayıncılık yaptığı müddetçe gazeteler, durmadan tazminat öder. Bir gazeteci olmuşsunuz, belli bir isim yapmışsınız, durmadan birilerini karalıyor ve tazminat ödüyorsunuz. Olur iş değil. Eşimin başına geldi. Gerçek dışı şeyler yazdı, tazminat davasını kazandık. Caroline'ın yaptığı hizmetler hakkında Arşiv bir mektup yazdı ve bu mektup mahkemede okundu. Mektupta Caroline'ın bu memlekete hizmet verdiği, arşivlerden hiçbir şey çalmadığı, tam tersine zamanını, enerjisini harcadığı yazıldı. Eşim Caroline, bu davayı kazandıktan sonra -evet, aklanmış oldu- meslek hayatına aklanmış olarak devam edecek. Fakat üzüldüğüm şey, bundan sonra hiçbir şeyin değişmeyeceği. Bugün bizimle ilgili yazdı, ertesi gün bir başkasını karalar, böyle sürer gider.
Hiç Fatih Altaylı ile karşılaştınız mı?
Evet, Abdullah Öcalan duruşmalarını izlemek için İmralı'ya giderken vapurda karşılaşmıştık. Ben kendimi "Caroline Finkel'ın eşiyim" diye tanıttım. "Evet, mahkemeliğiz" dedi, o kadar. Caroline ile mahkemesi vardı. Caroline oradaydı, savunma için bekliyordu. Fatih Altaylı kapıya kadar geldi, Caroline'ı gördü ve hemen geri döndü.
Bizde medyanın işi bu ne yazık ki. İnsan konuşmak bile istemiyor.
Konuşmak değil de, okumak istemiyor. Ama güven kaybına uğruyor medya. Bakın kendi yaşadığım bir olayı anlatayım. Bir seçim öncesi CNN olarak televizyon kameralarıyla Sultanbeyli'ye gittik. İnanın hiç ilgilenen olmadı. Oysa televizyoncular bir yere gittikleri zaman kendilerine ilgi gösterilir, herkes size 'hoşgeldiniz' der. Fakat öyle olmadı, görüşmeler yapmak istediğimizi söyledik, "Hayır görüşemezsiniz" dediler. Çünkü bu insanların medyaya güveni kalmamış. Medyayı bir tehdit unsuru olarak görüyorlar. Neden güvenmiyorlardI? Çünkü birtakım şeyler yaşamışlar, medyanın tutarsızlıklarını görmüşler ve güvenleri sarsılmış. Bunda da haksız değiller. Geçenlerde uçakla Ankara'dan gelirken bir işadamı ile tanıştım. Söz gazetelerden açıldı. Hangi gazeteleri okuduğunu sordum. Bilinen "büyük" gazeteleri saydı. "Fakat" dedi, "ben bu gazetelerin hiçbirine inanmam. Bir işadamı olarak okumaya mecbur olduğum için okurum. Biliyorum ki yazdıkları şeyler gerçek değil. Benimle bir röportaj yapmışlardı, söylediklerimi değil söylemediklerimi yazmışlardı." Medyaya olan güveni, bu yaşadığım olay ortaya koyuyor. Mesela bir büyük gazete, "Deprem olacak" diye manşet atmışsa, siz ona asla inanmayacak ve rahat olacaksınız. Ama "Deprem tehlikesi yok" diyorsa, işte o zaman tedbirinizi almaya başlayın.
Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Birileri Demirel'i ite-kaka cumhurbaşkanı yapacak.
İlginç bir şey değil mi? Ecevit 70'li yıllarda "Demirel'i cumhurbaşkanı yapmazsanız istifa ederim" deseydi, şaka yapıyor derdik. Güzel bir şey... Türkiye'de siyasetçi, 20-25 yıl sonra da olsa barışı öğreniyor. Gelişme, bu bakımdan olumlu. Bunlar bir yana, Türkiye'de ciddi bir reform programı uygulanmalı. Türkiye'de en büyük tehlike irtica, mirtica, Güneydoğu sorunu falan değil de, enflasyondur. Bütün bu sosyal adaletsizliğin temelinde enflasyon olduğunu düşünüyorum. Bu çok önemli bir sorun ve çözülmesi gerekir. Demirel seçilir veya seçilmez.
Demirel olmazsa kim olur?
Ne yazık ki biz İstanbul'dayız, Ankara'da neler olup bittiğini iyi göremiyoruz İstanbul'dan.
Bir gazetecisiniz, Türkiye'yi de iyi biliyorsunuz. Mutlaka zihninizden geçen bir-iki isim var.
Hayır hayır, özel bir tahminim yok. Yalnız ben aday olmayacağım, bundan eminim.
Bilmem sizin de dikkatinizi çekti mi? Cumhurbaşkanını halkın seçmesi hususu bir ara tartışıldı Türkiye'de ve sonunda Demirel çıkıp; "Cumhurbaşkanını halk seçemez. Halk bir mürteciyi de seçebilir, o zaman ne yaparız!" demişti. Yöneticilerde halka karşı bir güvensizlik var. Sizce bunun sebebi nedir?
Cumhurbaşkanlığı önemli bir makam. Halk cumhurbaşkanını seçerse, başbakana rakip olur. Meclisi halk seçiyor, cumhurbaşkanını da meclis. Türkiye'de şu anlayış var: Devlet insan için değil, insan devlet içindir. Bunun değişmesi gerekir. Devlet, halkına hizmet etmek için vardır, görevi budur ve bu görevi yerine getirmek zorundadır. Bence asıl sorun buradadır.
|