![]() |
![]() |
| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Dünyanın en "yahşi" çocukları19 NİSAN 2000
Çin Devlet Başkanı Zemin'e Cumhurbaşkanı Demirel tarafından Devlet Nişanı veriliyor. Birkaç sahipsiz Doğu Türkistanlı'nın dışında ses çıkaran olmadı, yazık. Bir de BBP'lilerin engellenen Başbakanlığa siyah çelenk koyma eylemi. MHP'liler Turancılık'la suçlanırdı bir zamanlar. 1989, LONDRA
Birkaç Türk arkadaşla iki katlı belediye otobüsüyle Doğu Londra'nın daracık caddelerinde ilerliyoruz. Üst katına bindiğimiz otobüs bize sahte bir keyif veriyor, sanki helikopter gezisi yapıyor gibiyiz. Bethnal Green'de inip metroya bineceğiz. George Orwell'in romanlarında anlattığı Doğu Londra'da, Mare Street'de hiçbir şey değişmemiş gibi. Her ülkedeki yabancılara özgü bir tavırla rahat konuşuyor, şakalaşıyoruz. Zaman zaman konuşmalarımızın ses perdesi, İngilizler'e özgü nezaket duvarını aştığı oluyor. Nasıl olsa konuştuklarımızı anlayan yok. Arkamdan, birden Türkçe ama biraz farklı şive ile seslenildiğinde irkiliyorum. "Türkiye'den misiniz?", "Ya siz nerelisiniz?" diye sorarken, o bana yabancı gelmeyen çehredeki biraz çekik gözlü bakışların ışıltısını yakalıyorum: "Biz Doğu Türkistanlı'yız." Orta yaşlarda bir karı kocaydılar. Çin'den ta buralara sığınmıştılar. KASIM 1984, LAHOR
Mansura'nın İngiliz tarzı geniş bahçesinde Mahmut'la birlikte oturuyoruz. Lahor'un insanı bunaltan, tozlu sıcaklığının yerini ikindi vaktinin serinliği almaya başladı. Şehrin yavaş akan ritmiyle tam bir tezat oluşturan karmaşasından kurtulmak için iyi bir yer. Sakin. Biz kendi aramızda konuşurken Mahmut'un dile karşı duyarlı kulağı, hiçbir şey anlamadığım Urduca, Pencabice sesler arasından bir şeyleri ayırt etmesini bildi. "Bunlar bizim hemşehrilere benziyor" diyerek ayağa kalktı. Gerçekten az ilerde kendi halinde dolaşan iki çocuk hiç de buralı gibi görünmüyorlardı. Evet konuştuklarının artık aşina olmaya başladığım Özbekçe ya da ona benzer Türk dillerinden birine ait olduğunu ben de kestirmiştim. Ama burada ne işleri olabilirdi ki bu çocukların. Mahmut'la birden yanlarına yaklaşıp nereli olduklarını sormamızla, kendi dillerinden bir hitapla karşılaşmış olmanın sevinciyle yüzleri gök gibi gülümsedi. Berrak gözlerinden ışıltılar yayıldı. Belki 12 yaşlarında ancak vardılar. Başlarında Uygur takkesi, açık tenleriyle Pakistanlılar'dan hemen ayırt edilebiliyordular. Doğu Türkistanlı Uygurlar'dandılar. Sanki onlara dünyaları bahşetmiştik. Henüz geleli iki hafta olmuştu. Ve ilk defa yabancı birisi anadilleriyle kendilerine hitap ediyordu. Fena halde sıkılmışlardı. 15 kadar vardılar. Yaşları 10 ila 15 arasında değişen dünyanın "ebedi masum çocukları"ydılar. Aileleriyle birlikte, ilk defa çıkan hac iznini kullanarak Mekke'ye gitmişler; dönüşte dinî eğitim almaları için aileleri onları buraya bırakmıştı. Beş yıldan önce aileleri yurtdışına çıkamayacakları için annelerini bu süre zarfında göremeyeceklerdi. Bir anne için ne dayanılmaz hasret. Ama din hepsinin üstünde geliyordu. Sonra diğer arkadaşlarını çağırdılar kaldıkları binadan. Sanki dünyaları bahşetmişiz gibi gök gibi gülümseyen çehrelerle karşımızda halka oldular. Sorduğumuz "Kandaysız?" (nasılsınız) sorusuna gelenek olduğu üzre hepsi sırayla, ellerini sol göğüslerine bastırarak, teker teker "Pek yahşi" diye cevap vermeye başladılar. Sıra, halkanın en sonundakine gelmişti ki, dünyada işetebileceğim en harika cevabı verecekti: "Men munların hemisinden pek yahşiyim..." Aylar sonra, Çin Büyükelçisi'nin Mansura'ya gelerek bu yahşi çocukları tesbit ettiğini ve Pakistan'a baskı yaparak henüz başladıkları dinî eğitimlerini yarıda kestirerek sınırdışı edildiklerini öğrendim. Dünyanın en yahşi çocuklarını hiç unutmayacağım. Ve hele hepsinden daha yahşi olanını hiç ama hiç unutmayacağım. Nasıl unuturum.
aemre@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|