|
Girersiniz, girersiniz!

Hizbullah'ı meşru bir siyasi partiye yamamaya çalışanlar, bu örgütün "derin devlet"le olan "kan bağı"nı ısrarla gözden kaçırmaya çalışıyorlar.
Hizbullah vahşeti mi? Susurluk'ta da aynı şeyler olmuştu. "Çete" iddialarını gündemde tutan irade, önce hükümetin başını yemiş, ardından Anayasa Mahkemesi eliyle Türkiye'nin en büyük partisini saf dışı bırakıvermişti.
Refahyol hükümetinin alaşağı edilmesiyle, nasıl olduysa, "çete" tartışmaları birdenbire mihver değiştirdi. Ne "Susurluk Komisyonu"nun hazırladığı rapor kamuoyunda layıkıyla tartışıldı, ne de komisyona bilgi vermeye yanaşmayan üniformalılar tecziye edildi. "Sürekli aydınlık için bir dakika karanlık" eylemi bile sessiz sedasız sona erdirildi. Zaten, bu, çeteleri ve devlet içinde yuvalanmış suç örgütlerini ortaya çıkarmaya yönelik bir "eylem" değildi; meydanları dolduranlar ya "şeriat"a küfrettiler, ya da 27 Mayıs darbesinin özgürlük(!) ortamına gönderme yapan sloganları seslendirdiler.
Hizbullah'ı meşru bir siyasi partiye yamamaya çalışanlar, bu örgütün "derin devlet"le olan "kan bağı"nı ısrarla gözden kaçırmaya çalışıyorlar.
Susurluk ilk değildi.
Hizbullah da son olmayacak.
Örneğin, üzerinden 77 yıl geçmiş olmasına rağmen Ali Şükrü Bey Cinayeti hâlâ sorgulanamıyor. (Ali Şükrü Bey olayını Meclis gündemine taşıyan parlamenterlerin başına neler geldiğini/getirildiğini Hasan Mezarcı örneğinden biliyorsunuz.)
Yine, üzerinden 75 yıl geçmiş olmasına rağmen Halit Paşa'nın katilleri ortaya çıkarılamıyor. Halit Paşa'yı öldürenlerin sonradan İstiklâl Mahkemeleri'ne "yargıç" olarak atandıkları hem bağımsız tarihçiler, hem de Çankaya vakanüvisleri tarafından dile getirildiği halde, bir türlü "geriye doğru" bir tahkikat yapılamıyor.
Aynı şekilde, "İzmir Suikastı" bahanesiyle katledilen Cavit, Abidin, Halis Turgut ve Arif Bey'lerin hesabı sorulamıyor.
General Muğlalı'nın işlediği cinayetleri kimse hatırlamak istemiyor. Neden 28 Şubat sürecinde Muğlalı'ya iade-i itibar yapılıp, adının bir kışlaya verildiği sorulamıyor.
Mustafa Suphi ve arkadaşlarını Karadeniz'de boğduran "çete bakıyesi" her defasında es geçiliyor.
"Yassıada" duruşmalarını manüple edip Başbakan'ı darağacına gönderen irade bir türlü sorgulanamıyor.
12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde devlet adına cinayet işleyen, sabotaj yapan "memurin" kadrosu deşifre edilemiyor.
"Lockheed skandalı"nda adı geçen üniformalı görevliler bir türlü ayıklanamıyor.
Öğleden önce bir solcunun, öğleden sonra da bir sağcının öldürülmesinde kullanılan resmî silahların sahipleri "nedense" tespit edilemiyor.
Anayasal düzeni silah zoruyla değiştiren cunta mensupları yargı önüne çıkarılamıyor.
Susurluk ve Hizbullah bahanesiyle demokratik talepler sorgulamanın odağına yerleştirilirken, kökü "İttihat ve Terakki"ye dayanan seçkinci oligarşinin eli kanlı müntesipleri bir türlü refüze edilemiyor.
Hani sacayağının Çatlı'yla, Yeşil'le, "derin devlet"le bağlantılı üçüncü elemanı? Neden gidip TBMM komisyonunda ifade vermiyor? Neden, "PKK'ya karşı kullanılan dini duyguları yüksek" vatandaşlardan eli kanlı bir terör örgütü yaratıldığını itiraf etmiyor?
Avrupa Birliği'ne girecekler!
Girersiniz, girersiniz...
28 OCAK 2000
|