| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Kıbrıs'a dikkatKıbrıs konusunda üçüncü tur barış görüşmeleri Cenevre'de devam ediyor... Yeni süreçte, Türkiye'ye dönük, ihtilâflı konuları fazla gecikmeden ve mutlaka çözmesi yönündeki baskıları kendi üzerinde de hisseden Rauf Denktaş'ın, bir oldu-bittiyle karşılaşmamak için olağanüstü gayret gösterdiği fark ediliyor. "Medyaya haber sızdırmama" ilke kararına rağmen, Yunanlıların pazarlık unsurlarını gazetelerine yansıtması, Türk tarafını rahatsız etti. Ancak, işi zora sokacak ve Denktaş'ın elini esas zayıflatacak olaylar, şu sırada adada cereyan ediyor... Türkiye'nin yıllardan beri ısrarla savunduğu 'Kıbrıs tezi'ni hatırlayalım: Kıbrıs, Kıbrıslılar'ın kendi aralarında çözmeleri gereken bir sorundur; Türkiye sadece 'garantör devlet' sıfatıyla olayın tarafıdır... Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) bağımsız bir devlettir; ada için bulunacak çözüm, kuzeydeki fiilî varlığı ve devlet yapısını koruyan bir çözüm olmak zorundadır... Oysa, adanın kuzeyinden gelen sesler bu tezi çürütecek yanlışlıkta. Adadaki Güvenlik Kuvvetleri komutanı ile başbakan yardımcısı arasındaki söz düellosu, basit bir sürtüşme gibi yansıtılmaya çalışılsa bile, bunun çok ötesinde özellikler taşıyor. Seçim kampanyası sırasında verilmiş Emniyet'in Türkiye'de olduğu gibi İçişleri Bakanlığına bağlanması sözünü hayata geçirmek için Meclis'i hareketlendiren partiler, askeri yetkilinin, "Olmaz" duvarıyla karşılaşmış bulunuyorlar. Tuğgeneral rütbesindeki bir asker, 'başbakan yardımcısı' sıfatı da bulunan bir siyasiyi, kolay hazmedilemeyecek sözler sarfederek 'vatana ihanet' ile suçluyor. Tartışma, bir kaç gazetecinin 'casusluk' ithamıyla gözaltına alınmasına da yol açtı... Hem Kıbrıs konusundaki hassasiyetler, hem de tartışmanın bir tarafında 'asker' bulunduğu için, Türkiye, Kıbrıs'taki bu gelişmeyi hak ettiği önemde izleyemiyor. Haberlerin yansıtılmasında sıkıntı var, konuyu ele alanlar olayın vahim ayrıntılarına girmekte zorlanıyorlar. Oysa, Kıbrıs'ta şu sıralarda yaşananlar, uygun bir çıkış noktası bulunamazsa, Türkiye'nin geleneksel Kıbrıs tezini ve o tez üzerine oturan çözüm formüllerini geçersiz kılabilecektir. Tehlikeli gelişmelerin önünü kesmek gerekiyor. Türk askeri, tarihî zaruretlerle ve kitle kıyımını durdurmak üzere girişilmiş bir operasyonun doğal sonucu olarak adada bulunuyor. Kıbrıs'ta Türkiye yok, KKTC diye bir devlet vardır. KKTC, demokratik sistemin çıkardığı bir hükümet tarafından anayasasına uygun biçimde yönetilmektedir. Türkiye Büyükelçiliğinin veya Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığına mensup Türkiye'den gitme askerlerin yönetim üzerinde bir etkileri yoktur. Bunun aksine bir görüntü, Türkiye ve KKTC'nin çıkarlarına aykırı sonuçlar doğurabilir. AB'ye aday Türkiye'de askerin sistem içerisindeki yerini tartışırken, Kıbrıs'tan gelen askerlerle siyasilerin çatıştığı, basın özgürlüğüne müdahale edildiği haberlerinin ajanslar aracılığıyla dünyaya yansıması, herhalde hoş değil. Bir askerin seçilmiş bir siyaset adamıyla polemiği kulakları tırmalıyor. Gazetecileri tutuklayan polislerin seçilmiş bir bakanın başında olduğu İçişleri Bakanlığının değil Güvenlik Kuvvetleri komutanının emrinde bulunmaları da sorunu iyice içinden çıkılmaz hale sokuyor. Türkiye, hızla, Kıbrıs iç politikasının içine, hem de hiç istemeyeceği bir biçimde, çekilmiş oluyor... Türkiye'den gönderilen birliklerin başındaki bir askerin, kendisini, Kıbrıs'ta son sözü söyleyecek konumda bulunur hissetmesi doğru değildir. Türk askeri, insanların bir 'yabancı güç' tarafından tâciz edilmemesi, geçmişte yaşanan üzücü olayların tekerrür etmemesi için Kıbrıs'ta bulunuyor. Bundan öte bir görev vehmi, Denktaş'ın Cenevre'deki pazarlık alanını daraltır, Türkiye'nin AB adaylık süreci yolunu sarp hale getirir... Amaç, Cenevre'de dişe dişe bir pazarlık yürüten ve Yunanlıların oyunlarına muhatap olan Denktaş'ın işini güçleştirmek değilse, tutulacak yol bellidir: Asker-siyaset adamı söz düellosunun yol açtığı görüntü karmaşası, demokrasinin gereklerine uygun bir biçimde sona erdirilmeli, Kıbrıslılar, kendi sorunlarını arzuladıkları biçimde çözebilmelidirler... 1980 öncesi İstanbul sıkıyönetim komutanı, eski Genelkurmay başkanı Org. Necdet Üruğ'un, dönemi şimdilerde değerlendirirken, "Mâdem kuşku duyuyordu, o halde beni azletmeliydi" dediğini biliyoruz. O beklentinin muhatabı olan Bülent Ecevit şimdi de başbakan ve bu konuda yine onun bir girişimde bulunması gerekiyor. Ne hazin bir tecelli!
fkoru@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|