ULUSLARARASI İLİŞKİLER UZMANI SOLİ ÖZEL'LE CAMP DAVİD'İ KONUŞTUK
Barışın anahtarı Kudüs
İsrailliler içinde "savaşmasak daha iyi olur" türünden bir yaklaşım ile zenginleşen ve yaşlanan bir nüfus var. Burjuva bir yaşamı savaşmaya ya da gergin yaşamaya tercih ediyorlar.
İsrail'in Camp David'e bazı "Hayır"larla başlayacağı düşüncesi hakimdi. Haberler, Kudüs'ün statüsü noktasında görüşmelerin kilitlendiği şeklinde.
Barak'ın Camp David'den ayrılmak üzere eşyalarını topladığı şeklinde bir haber basına sızdırıldı. Bu haberlerin doğru olmadığı şeklinde bir başka haber daha yayıldı. Ya bunların doğru olmadığı ya da Clinton'un Barak'ı gitmemeye ikna ettiği anlaşılıyor. Çünkü her iki delegasyonun başındaki iki adam, yani Arafat ve Barak, Clinton'ın yokluğunda Camp David'de kalarak, ABD Dışişleri Bakanı'nın aracılığıyla konuşmalara devam edecekler. Edinilen izlenim ve görünen o ki, üç temel konuda; yani mülteciler konusu ve kurulacak Filistin devletinin sınırlarının ne olacağı konusunda üç aşağı beş yukarı bir mutabakata varılmış. Müzakereler Kudüs meselesinde düğümlenmiş.
İsrail'in çözüm teklifi var mı?
Var. Kudüs'ün sınırlarını genişletelim, Filistinliler'e son verilmiş olan üç tane köy var, Abudisisis'i Doğu Kudüs olarak kabullenip, başkentinizi orada ilan edin, tarihi şehirde, yani Müslümanlık, Hıristiyanlık ve Yahudilik açısından en kutsal yerlerin bulunduğu kutsal şehirde de düzenleme yapalım.
Bu düzenlemelerle iş hallolacak gibi görünüyor mu?
Tabii ki hayır. Çünkü mesele geliyor, "Şehrin hangi bölümünde kimin egemenliği sözkonusu olacak?" sorusuna dayanıyor. İsrail kendi egemenliğinde ısrar ediyor, Filistinliler Doğu Kudüs'te kendi egemenliklerinde ısrar ediyorlar. Özellikle tarihi şehir için en uygunu Birleşmiş Milletler'in Filistin ve İsrail devletlerinin kurulmasına karar verdiği 1947 Kararı'na uygun olarak Kudüs'ün uluslararası şehir haline getirilmesidir. Fakat bu da, bugün kolay telaffuz edilebilecek bir şey değil.
Sorun nasıl çözülebilir ?
İşin en zor aşaması burası zaten. Barak da, Arafat da gerçekten daha fazla taviz verememek gibi bir durumla karşı karşıyalar. Aslında Barak, koalisyonu dağılmış ve bir güvensizlik oyu badiresi atlatmış bir lider olarak gitti. Dolayısıyla güçsüz konumda gözüküyor. Tabii bu güçsüzlüğü bir güç olarak kullanma imkanı da var Barak'ın. İsrail'in Amerika için çok önemli bir müttefik olduğuna ise şüphe yok.
Hâlâ öyle mi ?
Amerika'nın İsrail ile yakın ilişki içine girmeleri, ancak 1960'lı yılların ortasında ve özel olarak da 1967 savaşının ertesinde gerçekleşmiştir. 90'lı yıllara geldiğimizde, soğuk savaş döneminde İsrail'e atfedilmiş olan stratejik önemin aynı şekilde kalmış olması sözkonusu değil.
Amerikalı liderler Yahudi lobisinin ağırlığını gözardı edebilirler mi ?
Edemezler. Tabii ki Amerika'nın iç politikasının da İsrail ile olan ilişkilerde bir önemi var, bunu yadsımıyorum. Fakat 1980'li yıllardan itibaren, bence İsrail'in Lübnan'ı işgaliyle başlayan, intifada sırasındaki sert politikalarla devam eden, İsrail'in genelde Amerikan kamuoyundaki değerinin biraz azaldığı sürece girildi.
ABD desteğini çekebilir
Amerika'da Yahudiler örgütlenmiş ve etkin konumlarda oldukları için, siyaset üzerine ağırlıklarını hissettirebiliyorlar ama, ilelebet Amerikan kamuoyunun bunu bu şekilde kabul edeceğini, kayıtsız şartsız İsrail politikasının desteklenmesine ödün vereceğini düşünmemiz doğru değil. Amerika'nın Yahudi lobisinin ötesinde birtakım ahlaki bağları vardır İsrail'e... birtakım stratejik çıkarları da vardır ama, hakikaten bunların eskisi gibi sürmesi mümkün değildir. Çünkü Ortadoğu'da barışın yerleşmesi, son tahlilde Amerika'nın da işine gelir. Barak, o anlamda da sıkışmış durumda. Bir sonraki Amerikan yönetimi, Clinton kadar sıcak yaklaşan bir yönetim olmayabilir.
Camp David görüşmeleri, İsrail kamuoyunda nasıl karşılanıyor?
Çok güçlü bir muhalif hareket var. Aslına bakarsanız şunu unutmamak lazım; bir konuya karşı çıkanlar o konuya taraf olanlardan daha çok militan tavır alabilirler. Ayrıca tabii İsrail devletinin İngilizler'in mandası altındaki Filistin coğrafyasının tümünün gerçek ve yegane sahibi olduklarına inanan dinci ve milliyetçi çok güçlü bir akım İsrail içinde her zaman var. Bunların bir kısmı da bu Batı Şeria ve Gazze'de yerleşmiş olan 140.000 yerleşimcinin yüzde onunu falan teşkil ediyor. Anlaşma sağlanmazsa, İsrail ordusuyla bu yerleşimciler karşı karşıya gelecekler ve belki İsrailliler arasında kan akıtacak bir çatışma yaşanacak...
Böyle bir şey olabilir mi ?
Olmayacak şey değil. Bu ihtimal İsrail'in kendi içinde ciddiyetle konuşuluyor. Buna karşılık toplumun daha geneline baktığınızda Ehud Barak'ın her şeye rağmen %53-54 gibi gözüken "bizi ikna edersen kabul edebileceğimiz bir barış anlaşması imzalayabilirsin" türünden bir desteğe sahip olduğu anlaşılıyor. İsraillilerde eskisi gibi bir savaşçı millet etosu kalmıyor. Gene de savaşırlar, ama "savaşmasak daha iyi olur" türünden bir yaklaşım var. Giderek zenginleşen ve yaşlanan bir nüfus var. Dolayısıyla burjuva bir yaşam sürmeyi sürekli savaşmaya ya da sürekli gerginlikle yaşamaya tercih ediyorlar. Bunun da o toplum üzerinde çok ciddi bir güvenlik kaygısı yarattığına hiç şüphe yok. Tabii bu kaygıları yok edecek derecede ikna edici bir barış projesi ile birisi önlerine gelmezse bunu reddederler ama benim basını takip ederek edindiğim izlenim, ikna olmaya da çok yatkın oldukları şeklinde. Bunu bekliyorlar .
İkna edebilecek biri var mı ?
Barak en uygun insanlardan biri. Şunu unutmayalım; Barak İsrail meclis kürsüsünde geçen yıl seçilmeden önce yanılmıyorsam "Filistinli olsaydım ben de terörist olurdum" demişti. Bu şu anlama geliyor: İsrail içinde Filistin perspektifini anlayan pek çok insan var. Aslında Filistin perspektifini en iyi anlayan Siyonist hareketin en sağdaki liderlerinden Jabotinski diye bir adamdı. Sosyalist siyonistler "Araplar'la birarada yaşayabilir miyiz"i tartışıyorlar. Jabotinski der ki; "Kendinizi aldatmayın. Bir Arap'ın kendine saygısı varsa bizi burada kabul etmez". Dolayısıyla meseleyi daha o dönemden çok net olarak görmüş adamlar da vardır. 1982'de Sabra ve Şatila kamplarında Filistinliler Lübnanlı güçlerce öldürüldüğünde en büyük gösteri Şam'da, Amman'da veya Riyad'da olmadı, Telaviv'de oldu.
Olaya Filistin açısından bakabilen "Yeni Tarihçiler"in yaklaşımı ne?
1947'de BM, İngilizler'in mandası altındaki Filistin topraklarını üç parça Filistin'in, üç parça İsrail'in olacak şekilde böler ve iki devlet kurulması prensipte kabul edilir. Her iki devletin içinde de diğer toplumdan büyük kütleler yaşamaya devam edecektir. Yani çatışma bütün koşullar hazırdır. 48'in Ocak-Şubat'ından itibaren Filistin'de iç savaş başlar. Bu arada Menahem Begin grubunun ibret-i alem olsun diye yaptığı meşhur Der Yasin katliamı yaşanmış olur. 1948'de İsrail'in kurulduğu ilan edilince de Mısır, Ürdün, Suriye ve Lübnan İsrail'e saldırırlar ve savaş başlar. 49'da bu savaşın bitmesiyle birkaç yüzbin Filistinli, Filistin sınırları dışında kalmış oldular.
Yeni tarihçilerin görüşü
İsrail de ayrıca savaşın sonunda tarihi Filistin'in %78'ini ele geçirmiş olur. Bir Batı Şeria kalır, bir de Gazze şeridi. Bugüne kadar işitilen şu idi: Beş ülke İsrail'e saldırdı, Arap radyoları yayın yaptı ve Filistinliler'e dediler ki; "Evlerinizi terkedin, muzaffer Arap ordularıyla yeniden evlerinize dönebilirsiniz". 40 yıl bütün dünya bunun doğruluğuna inandı. 80'li yılların ortalarında İsrailli bir grup tarihçi, İsrail devletinin o dönemle ilgili kendi gizli arşivlerini açmasıyla birlikte o arşivlere dalarak meselenin bütünüyle farklı olduğunu ortaya çıkardılar.
Ortaya çıkardıkları sonuç ne idi ?
Sonuç şu: bir savaş başladığı zaman normal bir vatandaş zaten oradan toparlanıp gider. İlk defa İsrail'in kendi tarihçileri hem İsrailliler'in Filistinliler'i topraklardan uzaklaştırmak için ne tür hareket ve eylemlerde bulunduğunu ve aslında Ürdün'le İsrail arasında zımni bir anlaşma yapılmış olduğunu, buna uygun olarak Ürdün ile biraz da savaşır gibi yaptıklarını söylerler ama Kudüs için yapılan çarpışmalar ciddi çarpışmalardır. Bunun sonucunda Filistinliler'e Batı Şeria ile Gazze kalır. Gazze Mısır tarafından yönetilir, Batı Şeria da Ürdün tarafından ilhak edilir.
Lidersiz kalmanın bedeli
Filistinliler aslında 30'lardan beri başlamış olan lidersiz kalmanın bedelini 1948'de hakları olduğu halde hem İsrail tarafından yenilgiye uğratıldıkarı için hem de Arap devletleri tarafından bir bakıma ihanete de uğradıkları için devletsiz kalarak geçirmişlerdir ve 60'lara kadar da Filistinliler kendi davalarının asıl sahibi olarak ortaya çıkamazlar. Ancak 1967'de savaşın kaybedilmesinin ardından El Fetih'in ve Arafat'ın Filistin önderi olarak ortaya çıkmasıyla gerçekleşir. İsrailli tarihçiler meselenin içyüzünü dünyaya açıkladıklarına göre bu insanların Filistin ile İsrail arasındaki hesaplaşmada Filistinliler'in neyi niçin kaybettikleri, birtakım haklara sahip olup olamadıkları konusunda, birtakım siyasi pozisyonlara da tabii meşruiyet kazandıkları görülür ve burada baktığınız zaman İsrail içinde belki çoğunluk olmayan fakat çok güçlü ve "Tamam artık biz bu işi yani Batı Şeria'yı geri vererek halledelim" diyen bir akımın varlığını biliyoruz.
|