|
|
|
| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Kıbrıs'ta son tangoKıbrıs. Yavru vatan. Türk dış politikasının müzmin yarası. 17 Ağustos depreminden sonra Yunanistan'la yaşanan flört günlerinde hep geri plana itilmesine rağmen, kımıldamadan ve çözüm kabul etmeyen cüssesiyle dağ gibi duran adacık. Son günlerde gündemimize "casus gazeteci" gerginliğiyle giren ve Avrupa Birliği'nin meselenin çözümü için Türk tarafına iki yıl mühlet tanımasıyla Türkiye'nin, ağırlığı altında ezilmeye başladığı küçük toprak parçası. Kamuoyunun gündemine giren hemen hemen tüm olayların bu hızla gelişip şekillenmesine alışmış olsak da, nedense hızlı gelişmeler karşısında aklı selimle düşünüp bir sonuca varmayı hiçbir zaman öğrenemedik. "Casus gazeteci" gerginliği, gerek Kıbrıs'ta, gerekse Türkiye'de mevcut Kuzey Kıbrıs yönetimine karşı bir tepkinin doğmasına sebep oldu. Bugüne kadar Kıbrıs konusunda Denktaş'ın her zaman arkasında durmuş olan Türk kamuoyunun gözünde KKTC Cumhurbaşkanı, iki gün içinde diktatöre dönüştü. Kuzey Kıbrıs gibi, devamlı olarak sınırötesi bir gerginlik içinde yaşamış olan ve bağımsızlığı sadece Türkiye tarafından tanınmış olan, dış dünyadan koparılmış bu ülkede, devlet mekanizmasının oldukça katı önyargılarının oluşması şüphesiz ki kaçınılmazdı. Otuzu aşkın yıldır Kıbrıs Türkünün liderliğini yapmış olan bir adamın, zamanla hantallaşan bir devlet anlayışı içinde, modelini Türkiye'deki derin devletten alan bir yaklaşımı benimsemesini, kınasak bile yadırgayamıyoruz. Dahası yavru vatanın, anavatandaki derin devletin denetiminden çıkamadığını da çok iyi biliyoruz. Yine de Kuzey Kıbrıs'ın bağımsızlığını ilan ettiği 1983 Kasım'ından bu yana, uluslararası kamuoyunun konunun çözümüne yaklaşımı oldukça değişmişti. O güne kadar adadaki Türk varlığını bir azınlık olarak sayan ve oluşturulacak "federe" devlet içinde belli bazı haklara sahip bir kesim olarak algılayan bir anlayış yaygındı. Görüşmelerde hakim tavır, adadaki Türk askeri varlığının barış sürecini engellediği yönündeydi. Haliyle Kıbrıs konusunda Türkiye üzerine müthiş bir baskı yapılıyordu. Rumların özellikle Avrupa ülkelerinde giriştiği lobi faaliyetleriyle iyice pekişen bu hava, dış ilişkilerde Türkiye'nin oldukça yalnızlığa iterken, 70'lerin dışa kapalılık modasına uygun olarak ülkemizin dışa kapanmasında önemli bir etken olmuştu. Ancak 1983'ten bu yana Batı ülkelerini, Türkiye'nin tavrından ziyade bağımsızlığını ilan edebilecek kadar kendisini kuvvetli hisseden Kıbrıs Türkü ilgilendirmiştir. Artık Denktaş doğrudan muhatap kabul ediliyor, görüşmelerde ciddi inisiyatifler ortaya koyabiliyordu. Denktaş'ın Ankara ile dirsek teması sürse de, Kıbrıs meselesinin Türk dış işlerinin önünü tıkayan bir mesele olarak sunulmasının son bulmuş olması Ankara'yı da sevindiriyordu. Rum kesimi, her ne kadar Ankara'nın Kıbrıs meselesine bir taraf olarak girmesine karşı olduğunu savunsa da, öyle anlaşılıyor ki, Kıbrıs konusunda uluslararası baskının devam etmesini temin için, Ankara'nın devre dışı kalmasını da içten içe istemiyor. Nitekim, Rumların AB üyeliği için yaptıkları başvuru ve S-300 füzelerini adaya getirmeye kalkışmalarıyla başlayan süreç de, Ankara'yı meselenin içine çekme amacına yöneliktir. Şimdi bir taraftan Türk kesimini Denktaş'a doğru kışkırtarak, diğer taraftan da Türkiye'yi meselenin tam ortasına çekerek Kıbrıs'ta son tango oynanmaktadır. Endişemiz, Kıbrıs'ta perdenin kapandığı gün, finalin alkışlanmaya değmeyecek olmasıdır.
mutku@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|