|
AB ve Ortadoğu: Müzâkere-teslimiyet
FKÖ-İsrail liderlerinin Camp David'de yürüttüğü barış müzakerelerini izliyor musunuz bilmiyorum. İlk başlarda Arafat'ın bir tehdidi ile karşılaştık: "Doğu Kudüs'ten vazgeçecek bir Arap lider, henüz daha anasından doğmadı" diyerek, müzakereleri terkedeceği tehdidinde bulundu. Soru: Arafat, Clinton ve Barak'a bu tehdidi yöneltirken, asıl niyeti barıştan vazgeçmek miydi dersiniz? Hayır, hiç de öyle değil. Bilâkis pazarlık gücünü artırmak karşı tarafı tavize zorlamak için bu girişimde bulunuyordu Arafat. Nitekim bunun faydası da görüldü ve Barak Doğu-Kudüs konusunu müzakereye açmak mecburiyetinde kaldı.
Nitekim son birkaç gündür gazete ve televizyonlarda, "İsrail'in Kudüs tabusu ve saplantısı yıkılıyor" biçimindeki haberlerden geçilmez hale geldi. Yani anlayacağınız İsrail, Doğu Kudüs'te (Müslüman Kudüs) parçalı, bir yönetim, fakat Filistin de başkenti olmak üzere bir anlaşmayı kabul ediyor. Ancak haklı olarak FKÖ lideri bununla da yetinmiyor, Doğu Kudüs'ün bütününde ciddi bir hakimiyet talebinde bulunuyor.
Camp David'den ne çıkacak?
Şimdi dikkat edin!..
Arafat'ın bu ısrarı karşısında, bu sefer de Barak, Camp David müzakerelerini terketme tehdidinde bulunuyor. Bu kadarı kâfi, aksi halde anlaşmadan bütünüyle vazgeçerim demek istiyor. Bavul toplamalar, şunlar bunlar bunun için!.. Arkasından ABD devreye girerek, Barak'ın güya gönlünü yapıyor. FKÖ heyetine de, haydi bu fırsatı kaçırmayın biçiminde telkinlerde bulunuyor. ABD, Arafat'ın müzakereleri bırakma tehdidi karşısında da aynı rolü takınarak; İsrail heyetinin Doğu Kudüs konusunu tartışmaya açmasını sağladığı hatırlanacak olursa; Camp David müzakerelerinden iyi-kötü bir anlaşmaya varılabileceği hususunda gene de ümitvar olmak gerekiyor.
FKÖ-İsrail anlaşması, ABD seçimleri sonrasına kalırsa!.. İsrail bundan daha da zararlı çıkacağının bilincinde olduğu için, bu ihtimal Arafat'ın da malûmu bulunduğu için ve ayrıca da Clinton, iktidarının son aşamasını bir zaferle taçlandırmak ihtiyacını duyduğu için; tarafları bütünüyle tatmin etmese de bir anlaşmaya o kadar yakınız. Ama bakarsınız; son anda bir pürüz çıkar, restleşmeler kuvveden fiile dönüşür, ve herşey berhava olabilir. Bzi buradan Filistin heyetine gene de başarılar dileyelim.
Aksi halde kim kaybetmiş olur dersiniz? Hiç kuşkunuz olmasın ki İsrail!.. Çünkü gelişmeleri iyi okumak gerekiyor. İsrail'i barışa ikna eden, tavize zorlayan güç doğrudan ABD!.. Bunun sebeplerini bir ara, ayrıca yazacağım.
Kıbrıs, AB, AB Ordusu:
Eğer yanılmıyorsam, Kıbrıs'ta da bu yönde bazı gelişmeler seziyorum ben. Konfederal Kıbrıs tezlerine ses çıkarılmaması, Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği'ne Türkiye dahil edilmese de, NATO izni şartı vesilesiyle Türkiye'nin tatminine kapı aralanması ve bu kuvvete Türkiye'nin bir tugay seviyesinde katılma arayışları, hep bunun işaretleri cümlesindendir. Çevik Bir ve Güven Erkaya yârânından Ali Şen'in, Avrupa Ordusu şimdi artık Kıbrıs'ı denetim altına alabilir, buna da Türkiye asla ses çıkaramaz deyişlerini hatırlayın ve beri gelin artık!..
Türkiye'nin AB yolunda müzakere kabiliyetini alabildiğine zayıflatmak isteyen bu sınıflar, şunu hep ihmal ediyorlar. Türkiye Avrupa Birliği'ne sürekli, tek taraflı fedakârlıklarla girmeyecek. Bunların AB tarafında birer karşılığı da bulunacak. Bunu kimse unutmamalı.
Verheugen ve Karen Fog'un (dikkat edin ikisi de Alman) meseleyi en kritik noktalardan masaya yatırmaları dolayısıyla Türkiye, (kamuoyu, MHP ve bazı kesimler) aşırı şekilde tahrik ediliyor, AB meselesi gerginlik zeminine çekiliyor. Bu yol yanlıştır. Aynı şekilde Türkiye'yi AB girişi hususunda zorlayan mı var, bu fedakârlıkları Türkiye yapmak mecburiyetinde biçimindeki yaklaşım ve ısrarlar da aynı biçimde yanlış.
O zaman sormak gerekmez mi? Türkiye'nin talepleri nelerdir, hangi fedakârlığı neyin karşılığında yapmamız gerekir? Türkiye'yi hep bir fedakârlık psikolojisine zorlayan bu sınıfların bazılarının samimiyetinden ben şahsen kuşku duyuyorum.
Mandacı kafa, fedakârlık ve takvim:
Önümüzdeki Ekim ve Aralık sonunda iki belge ortaya çıkacak, hem Türkiye'nin, hem AB'ın karşılıklı taahhütleri masaya yatırılacak ve bunun üzerinde müzakerelere girişilecek.
Bu basın Türkiye'yi mi savunuyor, yoksa Türkiye'nin elsiz ayaksız teslimini mi? Eğer bu soru ağır geliyorsa, demokratikleşmenin yanısıra; AB ülkelerinin Türkler'e uyguladığı tek taraflı vize işlemleri ne zaman sona erecek? Serbest dolaşım önündeki engeller, ne zaman kaldırılacak? Gümrük Birliği ile devreye sokulması gereken mâli hak ve katkılar, niçin bu kadar geciktiriliyor? Ayrıca tekstil vesaire sektörlerdeki kota uygulamalarına niçin ses çıkarılmıyor? Tv ve eğitim hakkı ve ısrarı, aynı şartlardaki Bulgaristan ve Macaristan'a yöneltiliyor mu, yöneltilmiyor mu?
Devam edelim mi? Ege Ordusu kalksın, Kıbrıs'ta tek yönetim olsun!.. Denktaş'ı devirin!.. Peki neyin karşılığında?
Öyleyse biraz sadede gelmek gerekiyor: Uluslararası müzakerelerde fedakârlıklar karşılıklı olur. Karşılıklı fedakârlıklar da bir takvime bağlanır. Ayrıca sağlıklı yaklaşımlar da böyle olur. Arafat ve Barak'ın müzakere yönetimini de bunun için yazdım. Bazılarına düştükleri köksüzlüğü ve zavallılığı hatırlatmak için!..
23 TEMMUZ 2000
|