| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Mesut Yılmaz'ın siyasal grameri...De jure (hukuken/resmen) öyle olmasa da de facto (fiilen) Mesut Yılmaz'ın hükümetteki siyasi ağırlığının başbakanlığa eşit bir ağırlık olduğu ortada. Yılmaz'ın hükümete girmesi bir yandan hükümetin varlık sebebi olan 'istikrar'ın devamlılığı açısından şart görüldü, öte yandan da garip bir dengede asılı kalmış izlenimi veren DSP ve savunma ile hamle arasında sıkışmış MHP yüzünden siyasi söylem üretme sıkıntısına düşen 'hükümet' için Yılmaz'ın hükümete girmesinin bir çözüm veya en azından hareketlilik getirilebileceği varsayıldı. Böylece Yılmaz, fiilen başbakanlık ağırlığında bir konumu ve pozisyonu tutuyor elinde. Mesut Yılmaz'ın siyasi çizgisi merkez sağa ait 'almaşık' (liberal-muhafazakar) karakterin kristalleşmiş bir halidir. Dönemsel olarak liberal çıkışlar yapan Yılmaz'ın devam eden ortamlarda son derece statükocu bir siyaset ürettiği görülmüştür. Bu ve benzeri birçok nedenle Yılmaz'ın siyasi çizgisinin döngüsel karakteri ve neticede net olmayan yönü çok açıktır. 10 Aralık süreciyle beraber ise Yılmaz'ın yeni bir pozisyon tutmaya çalıştığı farkediliyor. Fakat bu sefer pozisyon tutma biçimi, almaya çalıştığı pozisyonun 'özel karakterinden' ötürü yeni bir kapı açmasını gerektirecek ve döngüselliğe izin vermeyecek kadar kararlılık izlenimi veriyor. Bu nedenle Yılmaz yeni süreci ve yükselen eğriyi görüp uygun noktada trene atlamayı başarmış gözüküyor. Bundan sonra gözlemlenmesi gereken bu tarihi tren yolculuğunun hakkını verip veremeyeceğidir. Çünkü Avrupa Birliği'ne tam üyelik süreci 'kaba milliyetçilik' ya da 'Kopenhagcılık' dilemmasına indirgenemeyecek kadar belirleyici ve derinlemesine bir süreç. Bu süreçte söylenen her söz, bir seçim dönemi geçmeden unutulacak ve ardından hiçbir siyasi bedel ödenmeyecek kadar kaygan bir zeminde doğmuyor. Tam tersine herşey uluslararası topluluğun gözleri önünde gerçekleşiyor, 'kayıtlara geçiyor' ve her adımın, her sözün bedelinin siyasi sorumluluk olarak ödeneceği bir dönemeçten geçiliyor ve bu dönemeç geri döndürülemez ve karşı konulamaz dinamiklerin etkisi altında şekilleniyor. İşte sürecin bu karakterini anlamış olanlar Türkiye için uygun enstrümanlara başvurarak bu ülkenin geleceğini doğru koordinatlara göre kurmasını temin etmek üzere 'Kopenhag Kriterleri'ni tesis etmeye çalışıyorlar. Süreci kaba milliyetçilik ile 'doğrudan', sulu bir Kopenhagcılığa sarılarak 'dolaylı' yoldan zedelemeye ya da sulandırmaya çalışanlar ise uluslararası siyasetin geldiği noktanın ciddiyetini farketmiş gözükmüyorlar. Yılmaz bunu farketmiş bir siyasetçi görüntüsü çiziyor son zamanlarda. Bir zamanlar değiştirilmesine karşı çıktığı 312. maddenin Türkiye'ye yakışmadığını söyleyebiliyor artık veya MGK ve YÖK gibi kurumların yeniden düzenlenmesi gerektiğini dillendirebiliyor. Bu nokta, Yılmaz'ın gramerinde bir farklılığa işaret ediyor işte. Yılmaz'ın tipik söylemi gibi almaşık bir söylem değil bu; kesinlikler içeren, geri dönüş için kapıyı açık bırakmaktan uzak, kararlılığa sahip bir 'gramer.' Bundan sonra, bu süreci devam ettirirse ANAP'ı merkez sağın tek ve güçlü partisi haline getirebilir Yılmaz, yok yeniden döngüselliğe sarılırsa, AB'ye tam üyelik sürecini 'sulandırmış' olmanın bedelini ilk ödeyen siyasetçi olur ve silinir.
ocelik@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|