|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Medya, Recep Tayyip Erdoğan'ı hedefe yerleştirmiş, iki haftadır bombardımana tâbi tutuyor; "Çabuk söyle, değiştin mi? Değiştiysen, neden? Eskisi çok mu kötüydü de, değiştin? Değişmeseydin olmaz mıydı?" Ben de, basbayağı bir "soğuk savaş" ürünü olan ve iki kutuplu dünyanın şekillendirdiği Deniz Baykal'ın değişip değişmediğini merak ediyorum. Neşe Düzel soruyor: "28 Şubat'ta ordu siyasete müdahale etti. Bağışlayın ama, sizin o konuda pek sesiniz çıkmadı. Ordunun politikaya müdahale edebileceğini savunan kemalist bir sol var bugün Türkiye'de. Siz onlarla aynı görüşü mü paylaşıyorsunuz?" Cevap: "Hayır. Ben Türkiye'nin demokrasiye yönelik tehlikeleri etkisiz kılabilecek noktaya geldiğine inanıyorum. Ordu siyasete kesinlikle müdahale etmemeli. Siyaset, sorununu kendi çözmeli..." Güzel bir cevap. Ordu siyasete kesinlikle müdahale etmemeli. Ama Türkiye demokrasiye yönelik tehlikeleri etkisiz kılma noktasından uzaklaşırsa, o zaman düşünülebilir. Böyle mi anlamalıyız? Peki, Türkiye'nin, demokrasiye yönelik tehlikeleri etkisiz kılma noktasına gelip gelmediğine kim, nasıl karar verecek? Örneğin, aydınlar ve bürokratlar kastının cevaz vermediği bir hükümet işbaşına gelirse, bu, "demokrasiye yönelik tehlikeleri etkisiz kılma noktasından uzaklaştığımız" anlamına mı gelecek? Hayır, yanlış anlamıyorum. Çok şükür septik de değilim. Türkiye, bu konuda sabıkası olan bir ülke. Geçmişte, "demokrasi" gerekçe gösterilerek birçok darbe yapıldı, birçok hükümet düşürüldü, bir başbakan asıldı... Yine de haksızlık etmek istemem; 28 Şubat sürecinde "Ordu, sivil kamuoyunun oluşmasına katkı sağlayan önemli bir baskı grubudur" diyerek, açıkça BÇG'nin "fişleme düzeni"ne sahip çıksa da, Baykal'ın değişmeye çabaladığına, en azından geçmişe dair bir "mahcubiyet" taşıdığına inanıyorum. Ama olmayan bir şeyler var... Yürümeyen... Dindar ve muhafazakar çevreleri (amiyane tabiriyle) kafalamak için "Anadolu solu" gibi, hiçbir tarihsel/rasyonel temeli bulunmayan bir kavram ortaya atan Deniz Baykal da bunu çok iyi biliyor. Olmayan ve yürümeyen bir şeyler... Baykal'ın "kişisel olarak" ıslah-ı nefs edip, Abdullah Gül'ün söylediği gibi, kırk küsur yıl sonra Kemal Tahir-İdris Küçükömer çizgisine gelmesi tek başına önem arzetmiyor. O çizginin de salim bir "muhasebe"ye ihtiyacı var aslında. İdris Küçükömer, üstelik "Sivil Toplum Yazıları" adını verdiği kitabında, satıraralarında bir tür "otoriter" çözüm önermiyor muydu? Tatlı sert, ama "meşruiyeti" hedeflemiş alaturka otoritarizm... Sorun, biraz da, sosyal demokrat kesimin "demokrasi"yi anlama, kavrama ve yorumlama tarzında/anlayışında odaklanıyor. Çünkü sol, Baykal "öyle olmamasını" temenni etse de, hâlâ referanslarını kemalizmden alıyor. Baykal'ın "imaj" değiştirme çabaları, siyasete belli hareket getirebilir. Gelgelelim, genel başkanlığını yaptığı CHP, herşeye rağmen, demokrasiyi "devlet düşmanlığı" olarak algılayan "bürokrat totaliterliğin" kendisini ifade edebildiği yegane siyaset kanalıdır ve kısa zamanda ıslah-ı nefs etmesi mümkün değildir.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |