T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Türkiye'de gazeteci olmak...

Türkiye'de gazeteci ve yazarların iki tür bir kaderi var: Kimi onuru ile yaşar, bir garip olarak bir köşede emekli olarak hayata veda eder. Kimi de, ağa babalarının yolunda, tetikçilik yapar, köşk ve villalarda kokteyl partileri arasında sızıp kalır.

Bizim "Hippi Apo" da göçüp gitti. Hem de unutulmuşluk içinde, "Türkiye Hastanesi"nin bir servisinden kaldırılıp, Zincirlikuyu'ya nakli ile bir ömür son buldu!

Bizim "Hippi Apo"ya bu adı, sanırım Şevket Eygi'nin 60'lı yılların sonlarında çıkardığı "Bugün"de çalışmaya başladığı yıllarda, rahmetli İsmail Oğuz vermişti: Abdullah Aksak, İÜ Hukuk fakültesinde okuyordu. Fakir ve yoksuldu. Devrin modası olarak, saçları uzundu. Mecburdu çalışmaya, geceleri, gazetenin çıktığı "Yeşilay binası"nın alt katındaki depoda, bozuk baskılı gazeteler ile bobinler arasında yatıp-kalkıyordu. Sonra bizim Abdullah Aksak, iyi bir gazeteci oldu. Tercüman, Günaydın, Hürriyet ve Türkiye'de çalıştı. Hürriyet'te Nezih Demirkent'in genel yayın yönetmenliği zamanında, yardımcılığını yapan, iyi bir gazeteciydi. Yumuşak ve menis bir hali vardı.

Ve bir oruç ayı sonunda, bir cuma gününde, bizim "Hippi Abdullah"ın vefat haberi, bir büyük gazetenin, iç sayfalarında, bir sütunluk haber olarak gözüme ilişince, bizim de akibetimizin böyle olacağını düşünüp, "bizim Hippi Apo'ya rahmet" dileyip, dudaklarımın hafifce kıbırdaması ile, "kendi encamım" hususunda, kaygılarımın da giderek eriyip gittiğini hissettim:

Geçen gün, polisten bir yazı bırakıldı, evin posta kutusuna: "Karakol'a nüfus cüzdan fotokopisi ile geliniz!.." Aksi takdirde bilmem hangi kanunun hangi maddesine göre, zorla derdest edilip, davete icabetten ictinaptan ötürü, hakkınızda dava açılacak, diye bir yasal madde de hatırlatan not üzerine, gidip davete icabet ettim. Neymiş efendim bilir misiniz? İstanbul DGM'de hakkımda dava açılmış, mahkemede kimliğimiz ferekli imiş, onun "fotokopisi" isteniyormuş!.. Yazıya baktım, beş ayrı makamdan, beş ayrı imza ile, bize ulaşması için, karakola gelmiş bir yazı!..

Açılan dava ne bilir misiniz? Geçen yıl, 2 Ağustos'ta yazdığımız bir yazı: memurlarla ilgili olup, kararname hükmünde olduğu için, Cumhurbaşkanı tarafından veto edilmesi isteniyordu, bunun üzerine dava açılmış, gazete mahkum olmuş, biz de "şahit" olarak katılmıştık. Bu sefer de bize dava açılmıştı. Bize, savcılığın açtığı davanın 5 Şubat 2002'de olduğunu, duruşmanın saat 9.00'da olacağını bildiren yazıyı, "mahalle muhtarlığı" kanalıyla bildirilmişti. Demek ki bizde hala bürokrasi, makamların memurlarla uğraşıp sürdüğünü bilmemiz gerekiyordu.

Yani, bu alemde kimsede huzur yok, herkesin bir derdi var:

Hele bir de gazeteci-yazar takımından iseniz, vay halinize.

Statükocu rejim üstünüze gelir, işine gelmeyen yazılar yazdığınızı anlayan iktidarlar da defterinizi bükmek için çalışır, ondan sonra da, basına el atan "sermaye çevreleri"nin kıskacında, "tetikçilik" ile, müttehem bir ortamda, hayatınız heba olur gider...

Onun için, bizim "Hippi Abdullah"ın vefatı bana çok koydu:

"Kahpe dünya, zalim felek!.."

"Yeni Şafak"ta, bir akşam vakti, iftar ederken, bütün yazar ve gazete personeli bir arada, amma aynı anda, bizim Apo, ruhunu teslim etmekte, bir aleme göçten ötürü, son nefesini veriyordu belki de...

Hayat böyleydi, doğar, yaşar, çile çeker, yaşlanır ve ölürsün!

Amma hayat da devam ederdi!

Bir İsmail Oğuz, Çaykara'nın Çoroş (Taşkıran) köyünde aile kabristanında yatarken, bir başka "Bugün gazeteci çalışanı" olarak Abdullah Aksak da, Zincirlikuyu'da "ebedî istirahatgah"ında yerini alıyordu.

Bizim "toprağımız nerede" diye sormaya hakkımız yoktur.

Biz zaten "muhacir" geldik bu aleme, yıllarca "ensar" arayıp durduk!

Baksanıza, Avrupalı bile, içine almak için, bizim halâ "siyasî bir kimlik" kazanamadığımızı bunun için, Bulgaristan'dan daha gerici bir "Demokrasi kültürü" ile avunup durduğumuzu ilan edip duruyor!

Biz, hala Ağrı dağı'nın tescilini yapamazken elin oğlu gelip "Ararat"ı tepene bindiriyor, tıpkı ABD'nin "Tora-Bora"yı bombaladığı gibi...

Amma bizim kaç gazetecinin haberi vardır, "Tora-Bora"nın "Tur-ı Bora" yani "Bora Dağı" manasına geldiğinden...

Hani bizim "Erzurum dağları karı ile bora" türküsü gibi, her yerimizi düşman sarmış, bize sığınacak yer biçmeye çalışıyorlar.

Ve biz, AB kurgusu içinde, KKTC'nin "meşruiyeti"ni bile tescil ve tesbit edemiyoruz, aradan 27 yıl geçmesine rağmen!..

Güreşte, Yunan ağır sıkleti, bizim güreşçiyi tuşluyor; İsrail basket takımları, bizim profesyonel basketcileri yeniyor. Efes bir sayı fark ile Olimpiyakos'a kaybediyor sahasında!..

Biz ise, gazeteciler olarak, değil suçsuzluğumuzu varlığımızı tescil için, karakol karakol dolaşıp duruyoruz!..


15 Aralık 2001
Cumartesi
 
SADIK ALBAYRAK


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED