T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Fuzuli'siz edebiyat öğretimi

Cumhurbaşkanı Sezer'in konuşmasını dinlediğim her sefer, dil üzerine bir yazı yazmak istemiş, ancak daha sıcak meseleler sebebiyle bundan vazgeçmişimdir. Yeni türetilmiş kelimeleri kullanma yoğunluğundan öte, kullanış biçimindeki gariplik de, bana o makamdaki bir insana yakışmıyor gibi gözükmüştür. Yani Cumhurbaşkanının dili, biraz daha Türkiye'nin ortalama dili olmalıdır, ne bileyim ben, Van'da, Edirne'de sokaktaki insan tarafından anlaşılmalıdır, diye düşünmüşümdür. Ama sayın Cumhurbaşkanı, neredeyse Nurullah Ataç'tan bile daha yenici bir söylem içindedir. Neden böyle, doğrusu mantıklarını anlamak isterim.

Babam ilkokul mezunudur. Cumhuriyet döneminde okumuştur. Onun diyelim hayat bilgisi dersinde kullandığı bazı kelimeleri ben anlamıyorum. "Küreyvâtülhamra- küreyvâtülbeyza"nın "Alyuvarlar- Akyuvarlar" olduğunu anlamam için biraz düşünmem gerekmişti. Çocuklarımla benim aramda da dil farkı var. Sorduğum bazı kelimelerde gözümün içine bilmez bilmez bakıyorlar. Kullandığım bazı kelmelerin de anlamını soruyorlar. Ancak onlar da, daha şimdiden yeni nesillerden kopmaya başladılar. Çünkü diyelim Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sının falanca yayınevinden çıkmış yeni tercümesinde kullanılan dili anlamakta güçlük çektikleri için kitabı iade etmek zorunda kaldılar. Denebilir ki üç-beş yaş farkları için ayrı diller türüyor bu ülkede. Böyle giderse bugün "çağdaş" olanlar bile çok uzun olmayan yarınlarda "çağdaş" niteliklerini kaybedecekler...

Ve bu ülkede Milli Eğitim Bakanı, bu kültürel kırıma (Acaba kültürel jenosid mi demeliydim?) devlet planında meşruiyyet sağlayacak bir uygulamayı başlatıyor. "Artık Failâtün, fâilâtün, fâilün yok." Yani Divan Edebiyatı'nın üstü çizilmiş oluyor. Haksızlık yapmayalım, diyor ki bakan, "Önce çağdaş yazarlar okunacak, sonra (ne kadar sonra?) Divan Edebiyatı..." Belki "sıra gelirse" demek bu. Bakan'ın yaklaşımından "çağdaş edebiyat" adına "Divan Edebiyatı"na muğberiyet okunuyor. "Muğberiyet" anlaşıldı mı acaba? Bu kelimeyi kullanmalı mıydım?

Ben bu yaklaşımın, kendini bilen "çağdaş" edebiyatçılarca da buruk bir gülümseme ile karşılanacağını düşünürüm. Hatta "çağdaş" edebiyatçı olabilmenin bile, Türkiye'de "Divan Edebiyatı"nı bilmeden mümkün olamayacağına, ya da böyle bir "çağdaş"lığın edebiyat adına sığ sularda dolaşmak demek olacağına inanıldığına inanırım.

Milli Eğitim Bakanı Metin Bostancıoğlu'nun fikrî-kültürel derinliği hakkında bir bilgiye sahip değilim. Ama o makamı işgal eden insanda "derinlik" diye nitelenebilecek asgarî bir fikrî-kültürel birikim olmasının zaruri olduğuna da inanırım. Divan Edebiyatı ile ilgili sözlerinin ise derinlik adına değil, ancak politik sığlık adına bir ipucu olabileceğini düşünüyorum.

Çocuklarımızda okullarda, gönül ve kafa zenginliği konusunda duyarlı öğretmenler müstesna, yeterli okuma zevki verilmediğini, dolayısıyla edebiyat derslerinin yük haline geldiğini, Divan Edebiyatı'nın da bu arada "fersûde-eskimiş" değerler dünyası içinde gümleyip gittiğini bilmiyor değilim. Ama böyle mi olmalıydı? Yani bir insan edebiyat ve tarih derslerinde uzanamayacaksa kendi kültürel köklerine, nerede uzanacaktı?

Sayın Bakan'ın dünyasının hâlâ kategorileştirme şablonları içinde durduğunu görüyoruz ne yazık ki. Oysa kültür, eğitim gibi bakanlıklar, çok daha geniş ufuk istiyor, çok daha geniş bir hazım gerektiriyor. Bir ara Kültür Bakanı Fikri Sağlar, Necip Fazıl'la Nazım Hikmet'e, Bediüzzaman'a birlikte yer açmıştı Türkiye'nin kültür politikasında. Şimdi, kütüphanelerden birer birer ayıklanıyor sayın Bakan'ın ufkunu aşan eserler... ve biçme operasyonu Fuzuli'ye, Baki'ye uzanıyor.

Ben korkuyorum "çağdaş yazar" deyince de şablonu kategorik devrimci sınırlamalar belirleyecek.

Fuzuli'yi anlamamak, onun dünyasına girememek, bana göre bu ülkenin çocuğu için ayıptır. Bunu İnglitere'de Şekspir için söylerler eminim, Almanya'da Goethe, Fransa'da Hugo için...

Bir Milli Eğitim Bakanı'nın kavgası, "Ben bu ülkenin çocuklarını Fuzuli'nin duygu derinliği ile nasıl buluşturabilirim?" sorusu etrafında olmalıydı. Bugün bazı edebiyat ve düşünce adamlarımızın seslendirdiği "Osmanlıca seçmeli ders" gereğini asıl sayın Bakan seslendirmeliydi. Bu politika tam da "Mektepler olmasaydı..." söylemine uyuyor... "Divan edebiyatı olmasaydı edebiyat derslerini ne güzel okuturduk..." değil mi? Mevlânâ gibi evrensel bir kişiliği daha içten tanımak, bu amaçla Mesnevi'yi Farsça aslından okumak için Farsça seçmeli ders olsa yanlış mı olur?

Buradan sayın Bakan'a Fuzuli'den bir kaç beyit sunmak istiyorum. Çocuklarımızı mahrum etmek istediği duygulardan bir tadımlık olsun diye... Kimbilir belki yeniden düşünmeye vesile olur:

"Meni candan usandırdı
Cefadan yâr usanmaz mı?
Felekler yandı âhımdan
Muramdım şem'i yanmaz mı?

Kamû bîmârınâ cânân
Devâ-yı derd eder ihsân
Niçün kılmaz banâ dermân
Benî bîmâr sanmaz mı?

Ve bir beyit daha:
Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabîb
Kılma dermân kim helâkim zehr-i
Dermânındadır


21 Aralık 2001
Cuma
 
AHMET TAŞGETİREN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED