T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Sadece "Hikmet"e tâlib olanlar için... (I)

Ma'lumdur ki insan bir şeyi ancak iki amaçla taleb edebilir; ya o şeyin bizzat kendisini elde etmek amacıyla; ya da bir başka şeyi elde etmek amacıyla. Erbab-ı Hikmet, taleb olunan şeyleri "matlûb, maksûd, mergûb, mahbub" gibi çeşitli sözcüklerle adlandırdıkları gibi, taleb olunma sebepleri için de "li-zâtihi/li-aynihi" (kendisinden dolayı) veya "li-gayrihi" (başkasından dolayı) tabirlerini kullanmışlar ve bu dünyada "kendisinden dolayı" taleb edilenleri de iki kısma ayırmışlardır: 1) lezzât-ı cismaniyye, 2) sıfât-ı kemaliyye.

Bu bağlamda, ilim ve hikmet'in sıfât-ı kemâliyye'den olduğu muhakkaktır; zira insan bir başka sebeple değil, bizzât özü gereği bilmek ister. Yani "bilmek" insanın zâtının gereğidir ve o, zâten bu vasfıyla diğer canlılardan ayrılır.

Hikmet'i aramak ve ona ulaşmak için sadece Hikmet'i taleb etmenin yeterli olamayacağı ise izahtan vârestedir. Bilakis Hikmet'e talip olan kimse, Hikmet'i elde edebilecek birtakım vasıflarla muttasıf olmak, tâbir-i diğerle belirli bir eğitimden geçmek zorundadır. (Yücelere çıkmayı istemekle yücelere çıkılabilir mi? Çıkmak/çıkabilmek için önce uygun vasıfları hâiz olmalı, gerekli techizatla mücehhez bulunmalı ve sonra yola koyulmalı...)

Modernleşme herşeyi ucuzlattığı gibi Hikmet'i de, Hikmet'in bilgisini de ucuzlattı, hatta yok etti. Hikmet'in taliplerini sadece tehlikeye atmakla kalmayıp bu yolu tıkadı, körletti, Hikmet'i arayanlara yollarını kaybettirdiği gibi, yeniden bulmalarına da -neredeyse- imkân bırakmadı.

Takdir edileceği üzere, bu insanlık faciasının sebeplerini saymak ve sıralamak mümkün değil.. Ancak Hikmet'e giden yolun niçin kapandığına/kapanmakta olduğuna dâir, kıymetli bir âlimin, Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi'nin daha 1898'de işaret etmiş olduğu birkaç husûsun, -sayıları yok denecek kadar azalmış olsa bile- bugünün "Hikmet talipleri" için nazar-ı itibara alınacak değerde olduğuna inanıyorum.

Musa Kazım Efendi, öncelikle klasik felsefe eğitimiyle modern felsefe eğitimi arasındaki bazı mühim farklara işaret eder ve modern felsefe eğitiminin Hikmet'in taliplerini nasıl da yoldan çıkardığını gayet vâkıfâne bir sûrette izah eder. Kendileri, "Kudema'nın usûl-i ta'limleri ile Müteahhirîn'in uslûb-i ta'limleri arasında azîm fark vardır" deyip üç temel sebep zikretmektedir. Ona göre bu sebeplerin birincisi, "isti'dad" (zihnî yeterlilik), ikincisi "ta'lim" (zihnî eğitim), üçüncüsü ise "terbiye" (ahlâkî eğitim)den ibarettir. Eskiden, isti'dadı olmayanların Hikmet vâdisinde öyle gelişigüzel adım atmalarına ya da istedikleri gibi atıp tutmalarına müsaade edilmez, erbab-ı Hikmet bu vâdiye dâhil olacak talebede öncelikle fetanet-i akl ve istikamet-i fikr arar, üstelik bir de kendilerinden tecrîd-i akl, temyiz-i zihn, tasfiye-i fikr, tedkik-i nazar istermiş...

Şöyle ki:

- "İlm-i Hikmet mesâil-i âliye'den ve ale'l-husûs Hikmet-i Tabiiyye fenni, ecsâmın havassından ve kavânin-i tabiiyye dairesinde olarak tesirât ve teessürâtından ve bu tesir ve teessürât sebebiyle husûle gelmekte bulunan hâdisat-ı mütenevviadan bâhis olup bu gibi mebâhis-i dakikada ise "vehmin akla galebesi", "batılın hakka benzemesi" derkâr olmağla hukema-yı mütekaddimîn bu ilmi gayet azîz tutarak aklında fetanet, fikrinde istikamet olmayan kimseyi mekteb-i Hikmet'e duhulden katiyyen menederlerdi. Hatta daha sonraları Yunanistan'da bu ilim bi'n-nisbe mebzûl olduğu halde Eflatun, ta'limhanesinin üzerine "Mühendis olmayan [geometri bilmeyen] bizim hanemize girmesin!" ibaresini yazmış idi ki bu da berâhin-i hendese'ye kat'î ve binaenaleyh hata ihtimalinden beri olmağla o fende mümârese peyda etmiş olan bir kimsenin fikri elbette galat ve fesaddan sâlim olacağı mülahazasına mebnî idi. Bizim İbn Sina'lar, Tûsî'ler, Fahr-ı Razî'ler de "Mesâil-i Hikmet, meârik-i mütekabile ve müsâdim-i ehvâ-yı mütehalife olduğundan, bu ilmi tahsil etmek arzusunda bulunanların evvelâ tecrîd-i akl, temyiz-i zihn, tasfiye-i fikr, tedkik-i nazar etmiş olmaları behemehal lazımdır. Zira bu fende kesb-i meharet edenlerin "efâdil-i ulemâ, muhakkikîn-i hukemâ" idadına dahil, edemeyenlerin ise "erâzil-i cühelâ, esâfil-i süfehâ" derekesine nâzil olacakları muhakkakât-ı umûrdandır" tarzında sözler ile olur olmaz kimselere İlm-i Hikmet'i ta'lim ve teşmilden ihtirazı sûret-i musırrânede tavsiye ve tenbih etmişlerdir."

Peki modern dönemlere gelince n'olmuş? Neler olduğuna birlikte bakalım: - "Avrupa hukeması ise bu ciheti iltizam etmedikleri ve hatta buna "nimet-i maariften halkı menetmek" mânâsı verdikleri için henüz sinn-i rüşde bâliğ olmamış şakirdânı bile mekâtib-i hikemiyelerine kabulden ihtiraz etmemişlerdir."

Evet, hâl-i hazır seviyesizliğin sebeb-i hakikisi budur ve matbuâtın temel işlevi de bu seviyesizliği yayılmasına hizmet etmekten ibarettir!


21 Aralık 2001
Cuma
 
DÜCANE CÜNDİOĞLU


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED