|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Millî Eğitim Bakanı, istediği kadar "Edebiyat Dersleri"ni Cumhuriyet öncesi ve sonrası diye bir ayırıma gitmiş olsun, Tevfik Fikret'in şu "aruz veznindeki" beytini göz ardı edemez: "Toprağın cevher, suyun kevser, baharın bî-hazan." "İşte dünya, bir eşin bir benzerin yoktur, inan!" Bu beyti kendine dayanak kabul eden bir genç subayın, daha kırk bir (41) yaşlarında emekli olup, bir köşeye atıldıktan sonra, ortaya koyduğu eserlerde, şu cümlesi kadar manalı bir cümle bulmak zordu. "Biz vatanımızı Kanunî Sultan Süleyman zamanındaki devlet ve millet haşmetine tekrar yükseltmek isteyen insanlardanız." Bu cümle; Cumhuriyet'e vücut veren Mustafa Kemal'den bir yaş küçük olan ve onun Cumhurbaşkanı seçilmesinden bir yıl sonra "ordudan emekli" olan Ali İhsan Sabis Paşa'nındır. Bu genç paşa, 1943'de "Harp Hatıralarım"ının 1. cildini yayınlar, rejim tarafından tutuklanır, hapsedilir. Nihayet 1950'de DP'den Afyon mebusu seçilir. Bunun üzerine, "Harp Hatıraları"nın son dört cildini yayınlar ve beşinci cildinin başında, şöyle bir ifade kullanır: "General Kazım Karabekir, 25/1/1948'de Allah'ın rahmetine kavuşmuş idi. Zavallı mektep ve mefküre arkadaşım, ilk tuttuğu yola devam edemiyerek birçok hakikatleri, kendisiyle beraber, nisyan alemine götürmeye mecbur olmuştur. Nutuk'ta tenkit edilecek ve realiteye aykırı yerler var, deyince, birçok dalkavuklar, rahmetliye zalimane hücumlar yapmışlardı." "Hepimiz faniyiz, bu âlemden bir gün göçüp gideceğiz. Yakın tarihin aydınlatılması işinden çekinmek, vatana faydalı değildir" diyordu. Bunun sebebi de, "meçhûl hakikatlerin üzerindeki esrar perdeleri"ni kaldırmaktan ibaretti... Bugün de böyle bir gündür... Nice insan, bir çırpıda silip atılıyor, nice genç kabiliyet de bir kalemde çöpe dökülüyor. Amma, işi temelinden alıp, gereken dirayet ve feraseti gösterenler bugün olduğu gibi dün de, sindirilmiş, horlanmış ve üzerlerine gidilip halkın gözünden düşürülmek istenmişti. Bugün, bir dayatmacı zihniyet, siyasette, ekonomide ve kültürde aldatmacayı ele alıp, "ulemayı" gerekçe olarak öne sürmektedir. Hani nerede "özgürlük"lerin paylaşımı? Veya, hani nerede kişi hak ve hakkaniyet ölçüleri? Birileri, bunalım ve buhran devirlerinde, iktidara gelip, geri kalmışlık nutuklarından çok, ilericilik müzikallerini sahneleyip dururlar. Bugün, bir kısım ehl-i namus ve fikir erbabını çekemeyenlerin uyguladıkları metodları, geçmişten miras aldıklarını anlamak öyle zor olmasa gerektir. Nitekim, Ali İhsan Sabis'i de böyle bitirmek istemişlerdi: Atatürk'le arası iyi değildi" diye... Bunu, Ali İhsan Paşa, şöyle açıklar: "-Mustafa Kemal Paşa beni pek iyi bilir, takdir ederdi. Sınıf arkadaşımdır. Harp Akademisi'nde üç sene beraber, aynı dershanede okumuş ve çalışmış idik. Aramızda hiç bir ihtilâf ve gürültü ve hatta hoşa gitmeyecek sert bir söz bile geçmemiştir..." (Harp Hatıralarım, 5/3, Ankara/1951) Fakat, bir sürü iğva ve iftira üzerine de, şöyle demeye mecbur olmuştu: "Hür fikir ve hür zihniyet yolunda çalışır iken, uluyanlara rast gelmek mümkündür. Bunlara "hoşşş" demeye bile lüzum yoktur. İt ürür, kervan yürür. Zorluklardan dikenlerden ve çakal ulumalarından endişe ederek vatana hizmetten çekinmek, hakiki vatandaşlığa sığmaz. Menfaat dinamosuyla müteharrik olanlar, bunu takdir edemezler." (Age, sh: 6) Nitekim, 1950'de Afyon'dan mebus seçilip, hatıratı yazınca, sonunu da şöyle bağlamıştı: "Bana bazı latifeci arkadaşlarım, gülerek sorarlardı: "-Paşa, sana ne kusur isnat ederek emekli yaptılar?" "-Adem-i iktidar maddesine dayanmışlar." "Peki,.. bu iktidarsızlığı bir doktora muayene ettirerek mi tesbit etmişler?" "-Onu İsmet Paşa'ya sorunuz. Böyle bir şeye rast gelmiş ki, "iktidarsız" diye sicil vermiş!" "Bundan sonra bir kahkaha koparırlardı." (sh: 390) Bu tür işler bizde de, dışardan taklit ettiklerimizde de böyle olmuştu. Bugünkü üçlü iktidara şakşakçılık yapanlar, Napolyon'a da aynı şeyi yapmışlardı: Napoleon Bonapart, 1815'de Elbe Adası'ndan kaçarken, Fransız basını en alçak ifadelerle saldırıyordu. Sahilden Lyon'a ve Paris'e doğru yürürken üç hafta boyunca; "-Haydut, insan kasabı, kaatil!" diye manşet atıyorlardı. Yirmi günde, Paris'e varan Bonapart, tahta oturunca, onu alkışlayanlar yine o "basın"dı ve şöyle diyordular "manşet"lerinde: "Haşmetlü İmparator hazretleri, imparatorluk tacını tekrar giyerek tahta oturmuş ve büyük bir şan ve şerefle tebrikleri kabul etmişlerdir." Ve imparatorun önünde ilk olarak eğilip duranlar da, on beş gün boyunca, aleyhinde manşetlik haberler üreten masa başı yönetmen ve yazarları idi!.. Bu işler Fransa'da böyle başlayıp son buldu. Bizde de böyle mi olacak yoksa? Baksanıza, üçlü iktidara, hâlâ "muktedir" değil!.. "Roman kötü bitti sevdalım" demekten başka yüzlerine çalacak bir şeyimiz kalmadı.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |