|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
"Toz gören kaçıyor" diyor gazete. CNN'in anketine göre Amerikalılar'ın yarısı yakınlarının şarbona yakalanmasından endişe ediyormuş. Avustralya'daki ABD Konsolosluğu, içinde kimyasal madde bulunduğundan şüphelenilen mektuplar nedeniyle kapatılmış. Viyana Havaalanı'nda bulunan 300 gram şüpheli toz yüzünden bazı bölümler tahliye edilmiş. Çin'de yurtdışından gelen mektuplar karantinaya alınıyormuş, İtalya'da devlet dairelerinde bundan böyle mektuplar eldivenle açılacakmış. Fransa'da bir postanenin çalışanları gerekli önlemler alınmadan işe başlamayacaklarını söylemişler. New York Times'dan Judith Miller: "Dalmış olmasaydım, herhalde üstünde gönderenin adresi bulunmayan Florida St Petersburg'dan postalanmış o bembeyaz zarfı açmazdım herhalde. Bu ay, Florida Boca Raton'da (11 Eylül'deki hava korsanlarının çoğu uçuş eğitimlerini bu eyalette almıştı) bir gazete bürosunda bu hastalığın tehlikeli bir türüne yakalanan bir adamın ölmesini takiben, ben ve meslektaşlarım antraks saldırılarını tartışıyoruz. Bütün dikkatim şu tozdaydı. Etrafımdaki muhabirler ve editörlerden derhal güvenliği aramalarını istedim. Telofona dokunmak istemiyordum" diyor. Miller, yardımına gelen "tepeden tırnağa özel kıyafetler giymiş" astronotlara benzeyen görevlileri ömrü boyunca unutamayacağını söylüyor. Kimyasal ve biyolojik silah tehdidinin neden olduğu şu paniğe bakın... Demek ki, Batı ülkelerinde yaşayanların yakın zamana kadar tadını çıkarttıkları güven ortamı bu derece 'kırılgan"mış... O kadar kayıt kuyut, o kadar önlem aslında iskambil kulesi misali o derece dirençsizmiş... Siz bakmayın Sağlık Bakanı Osman Durmuş'un "Biz deneyimliyiz. Yapılabilecek ne varsa bizde de yapılıyor. Biz silahların etkilerini biliriz" diye bol keseden millete cesaret dağıtmasına; ilk "beyaz tozlu zarf"ın postadan çıktığı gün bizde de olacaklar farklı değildir... Demek ki medeni toplumlarda kökü kazınmış olan birtakım bakteri ve virüsleri koruma altına alan sistemin de zayıf noktaları varmış. ABD ve Fransa, hastalık yeryüzünden silindiği için yetmişli yılların ikinci yarısından itibaren uygulanmayan "çiçek aşısı" rezervlerinin zayıf olduğuna karar verdi; şimdiki amaçları var güçleriyle yeterli dozu depolayabilmek... Tarih boyunca 200 milyon insanın ölümüne neden olan ve bizim artık neredeyse sadece "Ortaçağ"ı konu edinen tarih kitaplarında karşılaştığımız "veba"dan da söz edenler var. Çok şaşırtıcı değil mi? Yeni bir yüzyılın şu ilk yılında gazetelerde "veba belirtileri"ni konu edinen yazılar okumamız çok şaşırtıcı değil mi? Demek insanlığın hemen her alanda ulaştığı güven ortamı çok "kırılgan", herşey "pamuk ipliği"ne bağlıymış... Peki nasıl oldu da bütün bunlar öngörülemedi? Nasıl oldu da, dünyada "Komünist blok"un da çöküşüyle tek başına kalan çoğulcu-piyasacı-özgürlükçü Batı âlemi, bütün zenginliği, değerleri ve iddiasıyla bugün karşımıza çıkan veya çıkması pek muhtemel olan bu felaketleri vaktinde sezemedi? Adına "Batı" denilen âlem, Sağlık Bakanımız'ın -biraz da övünçle- sahip olduğumuzu söylediği "şarbon deneyimi"nin bir gün gelip karşılarına çıkabileceğini nasıl hesaplayamadı? Ben bu soruları tek bir sözcükle cevaplayacağım: "Egoistlik" nedeniyle... Tasavvur edin; New York Times'dan Judith Miller'in ömür boyu aklından çıkmayacağını söylediği sahneyi tasavvur edin... Astronota benzeyen güvenlik görevlileriyle birlikte geçirilebilecek günler... Batı bu koşulları kaldırabilir mi? Tamam, Afganlar yıllardır iç ve dış despotların yönetiminde "hayatın çok zor" olduğunu anlamış ve ölümle burun buruna yaşamaya alışmış bir millet. Peki ya Batılılar? Onlar mektup açmadan, metro ya da uçak kullanmadan, alışveriş yapmadan, yemeğe çıkmadan, sinemaya, konsere gitmeden yaşayabilirler mi? Her mektuptan şarbon, her köşe başından "veba"nın çıkabileceği bir dünyada mutlu olabilirler mi? Nüfusunun yarısının yakınlarının şarbona yakalanmasından endişe ettiği bir Amerika'da artık huzur ve sevinç kalır mı? Öyle anlaşılıyor ki, başka Amerikalılar olmak üzere gelişmiş ülke insanlarının bu gidişle tarih sahnesinden silinmiş olan "soğuk savaş"ın ardından "Geri gel! Geri gel!" demeleri yakındır! Düşünün; dünyayı arasında pay etmiş iki gücün "soğuk" ilişkisi üzerine kurulu "soğuk savaş"ın "konfor"unu düşünün... Peki böyle mi olmalıydı; totaliter bir sistemin çöküşü arkasında bu derece korku ve endişe verici bir dünya mı bırakmalıydı? Tek yol bu muydu? Ne münasebet! Şimdi daha iyi öğreniyoruz ki, dünya sahiden "küreselleşmiş"tir; güven içinde ve mutlu olarak yaşanacaksa, bu ancak hep birlikte olacaktır. İnsanlığın önünde parıldayan bir istikbal duruyorsa bu "anca beraber kanca beraber" olacaktır. 20. Yüzyıl'ın önemli bir sloganı "Ya Sosyalizm, ya da Barbarlık!"tı. Biliyorum, 20. Yüzyıl boyunca bu slogan inandırıcılığından çok şey kaybetti. Öyleyse şimdi de şu slogan: "Ya Adalet, ya da Barbarlık!"
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |