|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ülkemizde derin bir umutsuzluk kol geziyor. İnsanlar bir batağa saplanmış da, çırpındıkça batıyor gibi. Her köşebaşında bezgin ve kızgın bir yüz "Ne olacak bu memleketin hali" diye sızlanıyor. Aç ve açıkta olanların feryadı âsumana yükseliyor; üstüne üstlük etrafımızda savaş rüzgârları esiyor. Sorumlu mercilerde çıt yok. İnsanlar neden harekete geçmiyor, "bizim insanımız koyun gibi uysaldır, vur ensesine al elinden ekmeğini" sözü doğru mu? Hayır, doğru değil. İnsanlar daha ne yapsın. Olabildiğince ağır başlı, serin kanlı, vurmadan, kırmadan yıllardır dertlerini kâh sokaklara çıkarak, kâh konuşarak, kâh yazarak; bazan Başbakanlık önünde kasa fırlatarak dile getirdiler. Esnaf yürüdü, kepenk kapattı. İşçi polis copu yiye yiye miting yaptı. Memur sembolik tabutlar taşıdı, kendini zincire vurdu. Vurdu da ne oldu. Memleket duvara tosladı, herşey dibe vurdu. Bu memleket tablosunun müsebbibi söylenen yalanlar, yaşanan ahlâk buhranıdır. Başta siyasî yalanlar (ve vaadler), iktisadî yalanlar, bilimsel yalanlar, kültürel sahtekârlıklar, dini âlet eden madrabazlıklar, ideolojik yalanlardır. Bu yalanlar yıllar yılı sürmüş, genç nesiller zaman sonra aldatıldıklarını gayet trajik bir biçimde algılamış, nesillerin önü tıkanmış, etrafı koyu bir güven bunalımı sarmıştır. Güvensizlik korkuyu beraberinde getirir. Korku savunma içgüdüsünü kırbaçlar, her türlü değeri berhava eder. İnsanlar hareket etmektense sütre gerisinde durup beklemeyi seçerler. Ortaya atıldıklarında kimden ve nereden geldiği belli olmayan bir darbeye maruz kalacaklarını hesap ederler. Herkes bencil bir içe kapanışla ince hesaplara dalar, dedikodu mekanizması, komplo teorileri alabildiğine işler; neye inanacağını, kime güveneceğini şaşırmış kalabalıklar bu umutsuzluk karabasanı altında bir mehdi, bir kurtarıcı ararlar. Hayata kan pompalayan kalp duruvermiştir. Bu kalbi yeniden harekete geçirecek olan şey ahlâk ve maneviyattır. Tavır, duruş, cesaret, doğruluk, metanet, fazilet, şecaat, feragat, asalet, sadakat, iman ve inanç gibi değerler olmaksızın; bu değerleri başı dik sergileyen kişi, gurup, cemiyet ve cemaatlar olmaksızın; en başta siyasî çevrelerde böylesi bir huruç hareketi yaşanmaksızın o kaybolan güveni hayata geçirmek, yalanı yenmek mümkün değildir. Kırılan kalbi onarmak zordur. İnsanlar söylenen her sözün, edilen vaadlerin ardında [bunca yılın alışkanlığı ile] hep bir manevra, hep bir kumpas, hep bir hile ararlar. Türkiye bir imparatorluk bakıyesidir. Her an silkinip ayağa kalkabilecek kudret ve kabiliyete maliktir. İnsanımız aza kanaat edecek ve çile çekmeye katlanacak bir ahlâk üzeredir. Yeter ki yapılacak planların, gösterilecek faaliyetlerin sonunda adaletin tecelli ettiğini görsün. "Bu devirde babana bile güvenmeyeceksin" sözünün altında yatan gerçek esasen maneviyat eksikliği ve ahlak buhranıdır. Elbette ki burada kesin hatları ile bir maddî-manevî ayrımına gitmiyoruz. Her iki alan bir bütün olarak birbirini besler, yaşatır, belli bir yapı kazandırır. Bizim üzerinde durduğumuz husus güven bunalımı denen şeyin mahiyeti ile ilgilidir. Bu da en başta yalana işaret ediyor. Eskiden "Yalancının mumu yatsıya kadar yanar"mış. Şimdi yalancıların ardında bir koca baraj var, ve buradan alınan enerji ile yalanlar parlatılıyor, neonlarla aydınlatılıyor.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |