T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Çandar, ne dedi de, anlayamadık?

Cengiz Çandar, "İslamcı"ların, kendisinin "içerden" yazdığı yazıları anlayamadıklarını ve bundan böyle "içerden yazmaya son" verme kararı aldığını söylüyor.

Evet, Çandar ne dedi de, anlayamadık? Veya soruyu şöyle de sorabiliriz: Çandar, ne kadar "içerden" konuştu? Yani, Çandar'ın söyledikleri, gerçekten "kendisine ait", anlattıkları da gerçekten "içeri'yi anlatan veya yansıtan" şeyler mi acaba?

Çandar'ın haftalardır yazdığı yazılarda "söylediği" şeyler kısaca ve özetle şöyle: "İslamcılar, Üsame bin Ladin'le, Taliban'la ve terörle aralarına mesafe koymayı başaramadılar."

"Neden başaramadılar" diye örtük bir soru soruyor Çandar ve bu örtük soruyu -özetle- şöyle cevaplandırıyor: "İslamcılar, Selefilikle, Müslüman Kardeşler hareketiyle, Seyyid Kutup'la, Mevdudi ile ve bunların söylemleriyle aralarına mesafe koyamadıkları için Üsame bin Ladin'le, Taliban'la ve terörle aralarına mesafe koyamıyor ve bin Ladin'i, Taliban'ı ve terörü açık ve net bir şekilde kınayamıyorlar. Ve sonunda Kemalistlerle, Üçüncü Dünyacı Solcularla aynı safta yer aldıklarını göremiyorlar." (!)

Her şeyden önce, Çandar'ın söylediğini söylediği şeyler bir hayli sorunlu.

Son noktadan başlayalım: Ünlü göstergebilimci ve düşünür Umberto Eco, son gelişmelerle ilgili yazdığı bir yazıda, Batı'da sol aydınların ve düşünürlerin ilk kez kendilerini İslamcılar'a yakın hissettiklerini söylüyor. Cengiz Çandar'sa bu durumdan yakınıyor. Neden acaba? Mesele üçüncü dünyacılık meselesi mi, yoksa yaklaşık on yıldan bu yana küresel düzlemde müslümanlığın ve müslümanların "şeytanlaştırılması" meselesi mi?

İkincisi, peki, Çandar, Amerika ile arasına mesafe koymayı başarabildi mi?

Üçüncüsü ve en önemlisi de, Çandar'ın söylediğini söylediği şeyler, hem Çandar'a ait değil; hem de "içeri'yi anlatan veya yansıtan" şeyler olmaktan çok çok uzak.

Çandar'ın söyledikleri, büyük ölçüde Batı'daki stratejist-danışman ve gazeteci-sözcü kişilerin yıllardır, hatta onyıllardır yalan yanlış hazırladıkları sözümona "araştırma" ve "rapor"lardaki fikirlerden pek farklı değil. Bu araştırma ve raporları hazırlayan tiplerin büyük çoğunluğu, bizde örneklerine çokça rastlanan "ödevli" veya sığ tipler. Klasik oryantalistlere rahmet okutan medyatik bir oryantalist tipiyle karşı karşıyayız, anlayacağınız. Bu metinler, İslam dünyasında varolan durumu veya tabloyu yansıtan metinler değil; aksine varolması arzulanan durumları ve tabloları resmetmek için hazırlanan, büyük ölçüde hayali veya kurmaca metinler. Oluşturulmaya veya var kılınmaya çalışılan bu zoraki tablo, Batı'daki medyatörler tarafından icat edilen ve "kullanım"a sunulan ve Müslümanlar'ı ve İslam'ı fanatizmle, terörizmle, kan emicilikle özdeşleştiren görüntülerle eklemlenince ortaya böylesine sığ, basmakalıp, gelişigüzel bir tablo çıkarılmış oluyor. Ben 12 yıl Batı'da yaşamış biri olarak, Batılı siyasetçilerin, stratejistlerin ve medyatörlerin, zoraki olarak icat edilen bu "islam ve Müslümanlar tablosu"nu gerçekmiş gibi kabul ettirmek için Müslümanlar'ın çok küçük bir azınlığını oluşturan kimi marjinal grupları, kişileri ve örgütleri nasıl desteklediklerini, öne çıkardıklarını çok iyi biliyorum.

Tekrar ediyorum, böyle bir tablo var ve bu tablo son derece marjinal bir tablo. Ama bu marjinal tablo, genel tabloyu yansıtıyormuş gibi sürekli olarak öne çıkarılıyor ve kullanıma sunuluyor. Neden? Yapılmak istenen operasyonları meşrulaştırmak için. Burada komplo teorisi filan geliştirmiyorum. Her an türlü yollarla üretilen ve medya yoluyla yaygınlaştırılan fiili durumdan sözediyorum. Cengiz Çandar, bunu bilmiyor olabilir mi? Örneğin, Hizbullah operasyonlarında bütün "İslamcılar, hatta İslam eşittir Hizbullahçı" formülü üretilmedi mi?

Bu tablo bugünkü İslami söylemlerin ve oluşumların ana gövdesini, genel görünümünü kesinlikle yansıtmıyor. Çünkü bugün İslami entelektüel söylemler, Selefiliği, Müslüman Kardeşler'i, Mevdudi'yi vesaire çoktan aşmış durumdalar.

Bu hareketler, sömürgeciliğe karşı verilen mücadelenin sonucunda ortaya çıkan reaksiyoner hareketlerdi. Bu hareketlerin ve söylemlerin reaksiyoner olmaktan başka seçenekleri pek yoktu: Ortada seküler, yabancılaştırıcı, Müslüman kimliğini ve ben'ini parçalayıcı, değerler sistemini tahrip edici ve çatışma üretici sömürgecilerin yerli uzantıları olan seküler sistemler ve söylemler vardı.

Şu an, klasik anlamda sömürgecilik kalmadı; ama sömürgecilerin ideoloji ve projelerini uygulayan ve Müslüman toplumların doğal kaynaklarını koruyamayan, kendi kişisel veya grupsal ya da sınıfsal çıkarlarını korumak için her tür söylemsel ve pratik şiddete başvurmakta sakınca görmeyen seküler sistemler ve temsilcileri hâlå ayakta ve bu durum, Müslüman toplumların kendi kaderlerini kendi özgür iradeleri ile belirlemelerine asla imkan ve izin vermiyor.

Tüm bunlara rağmen son 30 yıldan bu yana Müslüman toplumlar ve bu toplumlardaki İslami söylemler, seküler sistemlerin ve elitlerin yaptıkları tahribata rağmen yine de büyük ölçüde aklı selimle hareket ediyorlar ve reaksiyoner söylemleri aşmak için çok ciddi çaba gösteriyorlar. Şu an gelinen noktada İslami entelektüel ve toplumsal hareketlerin söylemlerinde medeniyet perspektifi dominant perspektif haline gelmeye başlamış durumda. İslam tarihinin ilk dönemlerinden Endülüs'e, oradan da Osmanlı'ya kadar hakim olan bu dominant perspektifin temel kalkış noktası, ideolojileri değil, İslam'ı referans alması. Bu, yeni ve gönendirici durumun mottosu şöyle: Raksiyoner değil, aksiyoner; yıkıcı değil, kurucu; dışlayıcı değil, kuşatıcı ve kapsayıcı; tanımlanan değil tanımlayıcı; nesne değil, özne olmak. Bu yaklaşım, Müslüman toplumların, hem Müslümanlık'la, hem de hakim Batı kültürüyle ilişkilerini sakatlayan epistemolojik ve ontolojik kırılmayı aşabilecek bir entelektüel performans ortaya koyacağına dair önemli işaretler verdi.

Batılılar'ı ve özellikle de yerli seküler toplum mühendislerini asıl korkutan yönelim bu yönelim: O yüzden kentli, zevkleri ve beğenileri çeşitlenen, ufku ve zihni açık bu insan tipini kamusal hayattan uzaklaştırmak için yoğun çaba gösterilmiyor mu? Neden böyle bir yola başvuruluyor? Şundan: Eğer Müslüman toplumlarda siyasi, ekonomik ve kültürel iktidar aygıtlarında bir dönüşüm gerçekleştirilecek ve bu dönüşüm bir medeniyet sıçramasına zemin hazırlayacaksa ancak bu yeni Müslüman tipi ve bu yeni kuşatıcı söylemle başarılabilecek bir şey bu.

Müslümanlığın ve Müslümanlar'ın terörle, reaksiyonerlikle, fanatizmle özdeşleştirilmesinin nedenleri burada gizli işte.

Sanıyorum, Cengiz Çandar, bu gerçekleri göremediği için, yanlış sorular soruyor ve yanlış sonuçlar çıkarıyor. Üstüne üstlük, klasik oryantalistlere rahmet okutan medyatik oryantalistlerin söylediklerini söylediği için de bir şey söylemiş olmuyor.


17 Ekim 2001
Çarşamba
 
YUSUF KAPLAN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED