T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Yoksulluk kültürü

Yazıyı rakamlara boğmak istemiyorum; zaten artık herkes ülkemiz insanlarının yüzde sekseni için "fukara" tabirini rahatça kullanıyor. Böyle bir ortamda hangi kültürden bahsetmeli? Ne için ve kim için?

Hatırlıyorum altmışlı yılların başlarında Prof. Dr. Orhan Türkdoğan Erzurum'da yeni oluşmaya başlayan Dağ Mahallesi için bu başlık altında bir araştırma yayımlamıştı.

Benimki bilimsel bir çözümleme değil; bir hissiyat, bir arzuhal.

Yoksulluk Kültürü deyince meselâ yaşadıklarımdan "yama" aklıma geliyor. Ortamektebi bitirinceye kadar pek çok sınıf arkadaşımın pantolon dizleri ile, ceket dirseklerinde "yama" vardı. Gömlek yakaları yıpranınca ters-yüz edilirdi. Ve işte yaşı ellinin üzerine çıkmış her ferdin hatırlayacağı üzere, büyüklerin giysileri ters-yüz edilip, kesilip-biçilip küçüklere uyarlanırdı. Ayakkabı yerine kara lastik, yemeni giyerdik; çoraplarımız (henüz naylon çorap yaygınlaşmamıştı) yünden ve evde imal edilir; delinen parmak uçları ve tabanları sürekli "gözenerek" yenilenirdi.

Bir küçük taşra şehrindeydik ve mahallemizde kimsenin evinde "mobilya" yoktu. İşte bildiğiniz tahta sedirler; sedirlere serilen şilteler ve sedir örtüleri, duvara yaslanan kanaviçe işlemeli yastıklar, kırlentler. Kimsenin penceresinde tül perde asılı değildi, kimsede buzdolabı, çamaşır makinası yoktu.

Bunlar bilinen şeyler.

Eski günlerden söz açanlar hep anlatır. Dede ve ninelerimizden dinlediklerimiz yanında bolluk ve refah içinde olduğumuzu düşünür, halimize şükrederdik.

Onlar yıllar süren savaşların, seferberliğin, göçlerin, kıyım ve kıtlıkların içinden çıkıp gelmişler. Süpürge tohumundan, arpadan ekmek yemiş, açlıktan kırılmışlar. Babamız eve bir külek Zile pekmezi veya bir kilo tahin helvası getirdiğinde biz bayram ederdik.

Eee... Bütün bunları niçin sıraladık şimdi. Şunun için.

Var'la yok arasındaki kıyası, hissiyatı netleştirmek için. O yıllarda "herşey" yoktu, "herkes" bu yokluğu paylaşıyor, aza kanaat ediyor, şükrediyordu. Tüketime kışkırtan mekanizma kurulmamıştı. Pırıl pırıl bir vitrinin cıvıltılı daveti önünde apışıp kalmıyordu.

Şimdi yaşanan şu: Havardaca savrulan ülke zenginliği, devlet imkânları, geçen otuz sene içinde elbetteki yamalı giysiyi, çarığı ve karasabanı kaldırdı.

Görenin ağız suyu akan Avrupa-Amerika-Çin-Maçin mallarını ülkeye boca etti. Tanzimat devrinin anlayışı gibi borca batıp saraylar inşa etti.

Bu hengamede işini uyduran yüzde beşlik, yüzde onluk mutlu azınlığa dahil oldu, Miami'de ev aldı. Ya gerisi.

Gerisine de yutkunmak, guruldayan karnını oğuşturmak kaldı. Şimdiki manzaranın fecaati şurada: Elini uzatsan alacağın kadar yakında her tür eşya, yiyecek, giyecek, hayallerini süsleyen her tür mal "al beni, al beni" deyip duruyor. Ama cebin boş.

Boş ceplere elini sokup, önündeki taşa bir tekme savurup gidiyorsun. Küskün, kızgın, pişman. Vicdanıyla-cüzdanı arasına sıkışmış, gelenekten gelen ahlakını muhafaza için şüphelere garkolmuş, kime güveneceğini şaşırmış, adalet duygusu zedelenmiş, güzelliğe dönüp bakacak hali kalmamış, yarınından umudunu kesmiş, boş ve kızarık gözlerle ufka dalan birisi.

Kim bu?

Artık aza kanaat etmesi mümkün olmayan adam ve onun ailesi ve çocukları.


12 Eylül 2001
Çarşamba
 
MUSTAFA KUTLU


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED