|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Önce "medya kartelleşmesi", ardından "medya tekelleşmesi"nin kaçınılmaz sonuçlarından biri, haber ve habercilik kalitesinin düşmesidir. O yüzden, gazeteler ve televizyon kanalları ipe sapa gelmez haberlerle örtüldüğü ölçüde, ülkenin ve toplumun kaderini belirleyecek önemde konular hasıraltı edilir. "Hasıraltı" edilen konuların başında, Türkiye'yi daha ağır bir "kriz"in beklediği gerçeği geliyor. Haber ve yorumlarda bu konu gerekli ölçüde öne çıkarılmazken, Kemal Derviş giderek "magazinleştirilme"ye başlandı. Türk kamuoyu uzunca bir süredir, Kemal Derviş'in hangi arkadaşı ile (bu arkadaşlar pek değişmiyor) tenis oynadığını, tenis maçının nasıl sonuçlandığını, Amerikalı eşi Cathy'nin ne yediğini, ne giydiğini ve Kemal Derviş'in tenis maçının hangi aşamasında gelip seyrettiğini öğreniyor. Kemal Derviş'le ilgili olarak özellikle bu gibi konular hakkında bilgilendiriliyor. Oysa, Güngör Uras tarafından "1994 krizini bilen, bu son krizin geldiğini 5 Ocak 2001'de Milliyet Ekonomi'de yayımlanan söyleşisinde haber veren" sözcükleriyle tanıtılan Prof. Oktay Yenal'ın yeniden çaldığı "alarm zilleri", Kemal Derviş'in tenis maçları kadar medyada yer bulamıyor. Oktay Yenal, Türkiye'nin mevcut ekonomi politikası ile önümüzdeki kısa vade içinde "felaketlerden felaket beğenmek"le yüzyüze kalacağının altını çiziyor. Güngör Uras'ın dünkü Milliyet'teki köşesine taşıdığı Prof. Oktay Yenal'ın görüşlerinin çarpıcı bölümleri şöyle: "Kamu gelirlerinde artış sağlamak şart. Halbuki Ankara bunu düşünmüyor. Savunma harcamalarında daha ileri kısıntılara ek olarak yeni vergiler bulmaya mecburuz. Programın başında 'yeni vergi alınmayacaktır' açıklaması yanlış bir açıklama olmuştur. Ciddi tasarrufa gidilmez, yeni vergiler getirilmez ise, ne IMF desteği ve de iç kaynak yaratma arayışları enflasyonun tırmanışını önleyemez. Türkiye yıl sonunda büyümüş iç ve dış borç stokuyla daha büyük bir krize gider." Bu kadar ağır "kriz" halindeki bir ülkeyi bu halinden çıkartmanın adeta sine qua non'u yani "olmazsa olmaz" şartı, Yenal'a –ve sağduyu sahibi herkese- göre şu: "Bunalıma düşmüş ekonomilerde kurtarma operasyonunu bilgili, dürüst, dinamik kadrolara sahip hükümetler başarıya ulaştırabilir. Ne yaptığını bilmeyen, sözünde durmayan, halka güven vermeyen, ne olup bittiğini halka anlatmaktan aciz kadroların, bu kadar karmaşık tedbirleri bir bütünlük içinde uygulama şansları azdır." Ve, işte Türkiye'deki mevcut durumu da, gelecekteki muhtemel tabloyu da yansıtan en canalıcı gözlem: "Böyle kadrolar zora geldiklerinde dış kurum ve ülkelere teslim olur. Bu onur kırıcı durumu da, 'küreselleşmenin kaçınılmaz gereği' olarak halkına yutturur." Türkiye'nin yaşamakta olduğu ve daha görünebilir bir gelecekte yaşayacağı "paradoks" bu. Ülke, Osmanlı Devleti'nin son demlerindeki "Düyun-u Umumiye"yi hatırlatır biçimde IMF karşısında ellerini havaya kaldırmış vaziyette. Ülkeyi bu noktaya sürüklemekte önemli ölçüde rol oynayan "sol kisveli milliyetçilik- sağ milliyetçilik- rant ekonomisine dayalı paylaşım partisi"nden –DSP-MHP-ANAP diye okuyabilirsiniz- oluşan üçlü koalisyon. "Paradoks", bu yapının "milliyetçiliği" oranında Türkiye'yi "zora gelip dış kurum ve ülkelere teslim" hale getirmiş olmasında. "Kısır döngü" bu noktada başlıyor. Bu üçlü koalisyon yapısı, ülkeyi bu noktaya getirdiği vakit, Amerika'dan Kemal Derviş'in getirtilip, ülkenin "ekonomi dizginleri"ni eline alması ve hükümetin –adı konmamakla birlikte- "dörtlü koalisyon"a dönüşmesi kaçınılmaz oluyor. Kemal Derviş ise "küreselleşmenin kaçınılmaz gereği" olan bir "program" sunuyor. "Ortaklar", bu "program"ı bir yandan gönülsüzce uygular gibi gözükürken, diğer yandan "küreselleşme"ye karşı bir kampanyayı pompalıyorlar. "Kriz"e ve "çıkış yöntemleri"ne ilişkin hayli kuvvetli popülist tonlar taşıyan "tepkisellik", üçlü koalisyonun boyutlarını da aşıyor; "muhafazakar sağ"dan "radikal sol"a ve "Kemalistler"e uzanan geniş bir "yerellik yelpazesi"ne oturuyor. Bu "paradoks"un yanısıra Türkiye çok ciddi bir "yönetim krizi" de yaşıyor. Son haftalarda, Türkiye'ye ayak basan ve sayıları bir hayli fazla olan yabancı yatırım analistlerinden hangisini dinlesek, Ankara'da politikacılar ve hükümet çevreleriyle yaptıkları görüşmeden "kötümserliğe" kapılarak İstanbul'a geliyorlar. Bunlar, "Türkiye raporları"nda yansıtmadıkları kadar, Türkiye"nin yakın geleceğine dair "kriz tahmini" yapıyorlar ve "program"ın muntazam biçimde uygulanabileceğinden pek kuşkudalar. Nasıl olmasınlar ki? Türkiye'nin tepesinde "kriz yönetimi"ni ustaca yönetecek ve çıkışa yönlendirecek "bilgili, dürüst, dinamik" kadrolar yok. Tersine; "uluslararası trendler"e "ters akıntı" konumunda ve o anlamda "bilgisiz", ayrıca "yolsuzluklara karşı mücadele edenlere karşı mücadele eden" dolayısıyla "dürüstlük" ile ilişkisi bulunmayan ve "dinamizm"le bir "ince alay" halinde 77 yaşındaki bir Başbakan'ın görünürde yönettiği kadrolar var. Türkiye'nin yarım yıl-bir yıllık bir "zaman dilimi" içinde daha da "dibe vurması" muhtemel görünüyor. Herkesin ve özellikle "yeni oluşumlar"ın buna göre hesap yapması gerekiyor. Acı gerçekler; ama gerçekler...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |