|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Osmanlı tarihine ilişkin çalışma yapan tarihcilerin en büyük yanılgıları onu Batı eksenli tarih paradigması içinde bir yere oturtmaya çalışmış olmalarıdır. Osmanlıyı Batı eksenli tarih anlayışını doğruluyacak bir kuramsal çerçeveye oturtmaya çalışan, tarihte oynadığı özgün rolü yok sayan bakış açısı hemen tüm medeniyet tarihcilerine ve modern tarih yazımına aksetmiştir. Ne var ki tüm bunlardan farklı olarak Toynbee'nin Batı merkezli medeniyet tarihi/teorilerinin Osmanlıya yaklaşım biçimini eleştiren ve farklı bir yere oturtan fikirleri hayli ilgi çekmiştir. 12 ciltlik medeniyet tarihi (A Sudy of History) çalışmasında Osmanlı için kullandığı durdurulan, hapsedilen medeniyet (arrested civilization) tanımlaması çok açıklayıcı gibi görünse de eleştirdiği Batı tarih paradigmasının izlerini taşımaktadır. Hatta bu tanımlama zaman zaman Osmanlıyı savunmak adına kim entellektüellerce de kullanılması ayrı bir çelişki konusu. Toynbee bu tanımlama ile gelişmesini tamamlayamamış göçebe toplumların yerleştiği yeni mekan ve karşılaştığı yeni yerleşik toplulukları yönetme konusundaki katılığının onu dondurduğunu, hapsettiğini belirtir. Buna örnek olarak da Avrasya steplerinden kalkıp gelen Osmanlılarla, küçük şehir devleti Ispartalıların açmazlarını gösterir. Yaptığı "kurgu bozan Osmanlı" gibi nefis tanımlama ile buna karşı çıkan Ahmet Davutoğlu'nun belirttiği gibi Toynbee, çok değişik cografi alana yayılan toplumları birarada tutma başarısını gösteren Osmanlı ile mikro şehir medeniyetinin sorunlarını aynı kategoride ele alması, tek bir kuruma indirgeyerek açıklamaya çalışması açık bir çelişki oluşturur. Şerif Mardin de Toynbee'nin Osmanlı karşısındaki bu taraflı tutumunu, kendi dışındaki medeniyetlere alabildiğine objektif olmayı başarmış bir medeniyet tarihçisinin Osmanlı ve İslam toplumları karşısında ortaya çıkan tipik batılı önyargısının ürünü olduğunu belirtir. Bu anlamda Toynbee, Osmanlı'yı Batının ilerlemeci tarih görüşünün durağan doğu tanımlamasının dışında ele alıyor gibi görünmekle birlikte temelde aynı paradigmanın esiri olduğun gösterir. Durdurulmuş medeniyet tanımlaması ile Osmanlıyı hakettiği yere oturttuğunu düşünerek Osmanlı'yı savunmak adına teze sahip çıkılması da Toynbee'nin doğru okunmadığını gösteriyor. Durdurulmuş tanımlaması ile düşük yapmış (abortive) medeniyetlerden farklı; gelişmesini kendi kendine dumura uğratmış olmakla gelişememiş ya da az gelişmiş bir medeniyet olarak yaşayan medeniyetler kategorisinden ayırıyor. Son beş yüzyıllık dünya tarihinin Osmanlı olmadan yazılamayacağı gerçeği bir tarafa, böylesi büyük bir insanlık birikimini Ispartalılarla aynı kategoride incelemesi Toynbee'nin yetiştiği kültür atmasfori ile ilgili olsa gerektir. Durdurulmuş medeniyet tanımlamasının Osmanlı'nın üstüne iyi oturmadığını, onun tarih içindeki yerini anlamlandırmak için yeterli olmadığını düşünsek bile, bugün Türkiye için bu durdurulmuş/luk, hapsedilmiş/lik tanımına bire bir uyan bir başka olgu var: durdurulmuş demokrasi. Ünlü medeniyet tarihçisinin her ne kadar Türkiye'nin Batılılaşma ve modernleşme çalışmalarını övgü ile bahsettiğini biliyor olsak da, bu batılılaşma deneyimini demokratikleşme ve hatta bizzat modernite süreci açısından kavramsallaştırmaya çalışsa idi nasıl bir kavramsallaştırma yapacağını bilemeyiz. Ancak Tanzimat'tan bu yana müthiş bir enerji harcayarak Batılılaşma, modernleşme, demokratikleşme yolunda atılan adımlara bakıp asıl durdurulmuş olan demokratikleşme olduğunu düşünmeden edemiyoruz. Osmanlı kurum ve dünya görüşü ile bugünkü Batıdan farklı bir medeniyet değerlerine sahipti; farklı bir medeniyet geliştirdi ve bu iddiasını büyük ölçüde batı karşısında sürdürdü. Bu anlamda bugün de yaşayan, özgünlüğünü koruyan alternatif bir dünya görüşü üstüne yükselen bir medeniyetti. Siyasi varlığı sona ermiş olsa da dünya görüşü ve medeniyet değerleri bakımından durdurulmuş değil yaşayan, sürekliliğini koruyan bir medeniyet. Oysa yaşayan başka bir medeniyete dahil olma yönünde varolan siyasal iradeye rağmen demokrasi ve toplum, siyaset ilişkilerine baktığımızda durdurulmuş, hatta dondurulmuş bir demokrasi algılayışının ve buna bağlı olarak kurumsal niteliğin söz konusu. Durdurulmuş bir medeniyetin uzantısı olmakla itham edilen bir partinin kapatılma aşamasına gelindiği şu günlerde durdurulmuş olanla yaşayan değerlerin ne olduğunu yeniden gözden geçirmek zamanı gelmiştir. Türkiye kendisi ile, tarihi ile yüzleşmek zorundadır. Durdurulmuş bir tarih, durdurulmuş bir çağdaşlaşma, durdurulmuş bir modernite anlayışı ve dondurulmuş bir zihniyetle bir yere varılması mümkün değil.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |