T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Dış konjonktürü fazla zorlayamayız!.

Tabiî ki "Bağımsızlık" ve "Ulusal Egemenlik" gibi kavramlar, kutsanmalıdır..

Ama bunları, hem "çağın gerçekleri" ile, hem de "yüksek insanî değerler"le bağdaştırmanız gerekir..

"Ben bağımsız bir devletim" diyerek, bütün dünya ile kavgalı olmanız ve önüne gelenle soğuk-sıcak savaşlara girmeniz, ne kadar doğrudur?.

Yakın tarihte Hitler'in, yaşadığımız dönemde Saddam'ın izlediği "bağımsız politikalar", bu "Bağımsızlık" kavramının kötü biçimde yorumlanması değil midir mesela?

Aynı şekilde "ulusal egemenlik" kavramını da kötü biçimde zorlarsanız.. Sınırlar içindeki hukuksuzluğu ve çağdaş insanlığa aykırılıkları, "ulusal egemenlik hakkı"nın kullanılmasına bağlarsanız, iş çığırından çıkar..

Eğer "bağımsızlık" ve "ulusal egemenlik" sürekli kötüye kullanılırsa, sonunda "dış konjonktür", daima "iç dinamikler"e ağır basar..

Çok aşırı örnekler, çeşitli bağımsız devletlere karşı, Birleşmiş Milletler kararı ile, "uluslararası polis harekatı" yapılmasından verilebilir.. Bağdat'ın, Belgrad'ın bombalanmalarını hatırlayalım..

Sovyetler Birliği gibi bir imparatorluğun, bir sıcak savaş ve bir yenilgi olmadan çöküp dağılması da, dış konjonktürün, iç dinamikleri etkilemesine örnektir..

"Bağımsızlık" Sovyetlerde, "içe-dönüklük" ve "dışa-düşmanlık", "Ulusal-egemenlik" ise "totaliterlik" ve "baskı rejimi" biçiminde, kötüye kullanılmıştır..

- Bütün bunlardan bize ne, demeyelim..

Geride bıraktığımız Osmanlı İmparatorluğunun son birkaç yüz yılı, "dış konjonktür"ün rüzgarları ile ve sonunda, Osmanlı'yı yok eden bir fırtına olması şeklinde geçmiştir..

Biz "Cumhuriyet"i de, tek başımıza kurmadık..

Bağımsızlık mücadelemizi Atatürk önderliğinde kazandıktan sonra, dış konjonktürün izin verdiği şartları, ulusal hedeflerimizle birleştirdik.. "Lozan Antlaşması" ve bunu izleyerek, günümüze kadar gelen antlaşma metinleri, hep "dış konjonktür"le "iç dinamik"lerin uzlaştığı noktaları ifade eder..

Bazılarının "statüko" olarak nitelediği bu temel metinlerin de, iç-dış şartların da ve hatta bağımsızlık ve egemenlik kavramlarının içeriklerinin de, "değişken" olduğunu bilmeliyiz..

- Olur mu öyle şey, demeyin!.

Lozan "bile", hem hukuken, hem fiilen, defalarca değiştirilmedi mi?

"Ulusal Egemenlik" kavramı da, özellikle 2'nci Dünya Savaşı sonrasında yapılan antlaşmalarla, ciddi biçimde içerik değiştirdi..

Ekonomide İMF bağlantısı, "Tahkim Yasaları", hukuk ve adalette Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne "bireysel başvuru hakkı", Avrupa Birliği ile imzalanan "ortaklık metinleri", Ulusal Egemenlik kavramındaki içerik değişiklikleridir..

Bütün bu değişikliklere ve dış konjonktüre uyum çabalarına rağmen, Türkiye'nin dış konjonktüre uyum çabalarındaki yetersizlikler ve durgunluklar, hem Devleti, hem toplumu, hem de siyasal istikrarı zorlamaya başlamıştır..

Türkiye insan hak ve özgürlükleri açısından, "Hür Dünya üyesi" olan, ama bu Hür Dünyanın en gerisinde bulunan bir ülke konumundadır..

Türk yazılı hukukuna göre karar veren yerel yargı, sürekli, uluslararası yargı tarafından yargılanmaktadır..

Kıbrıs ve benzer konular, Türk dış politikasının, dış dünyaya sunduğu çözümsüzlük ve kriz kaynakları biçiminde görülüyor..

Bunları bilip, tartışmamızda fayda var..

Dış konjonktürle uyum, bağımsızlık ve ulusal egemenlik için hayati meselelerdir..

ŞAKA

Kamuda işbölümü!.

Yoldan geçen adam, ellerindeki kazma kürekle, harıl harıl çalışan iki işçinin yanına gitti.. Bu iki işçiyi bir süre izledi.. Sonra dayanamadı sordu:

- Ne yapıyorsunuz böyle? Biriniz toprağı kazıp, çukur açıyorsunuz.. Diğeriniz de açılan çukuru, çıkan toprakla yeniden dolduruyor..

İşçilerden biri, adamın sorusunu yanıtladı:

- Aslında biz, yol kenarlarına ağaç diken üç kişilik bir ekibiz.. Birimiz çukur kazarız.. Diğerimiz çukura ağacı yerleştiririz.. Üçüncümüz de, ağacın köklerine toprak atıp, çukuru doldururuz.. Ama bugün, ağaç diken arkadaşımız izinli..

KISSADAN HİSSE - Böyle durumlara, İMF mutlaka müdahale etmelidir..

FAZİLET DAVASI

Kendi krizini kendin yarat!.

Bu "self-servis" usulü lokantalar, 1950'de geldi Türkiye'ye.. Her müşterinin, elinde tepsisi ile, kendi servisini kendisinin yapması, beğenildi..

Sonra bunu "Kendin pişir-kendin ye" şeklinde, kebap ve ızgara mutfağına uyguladık.. "Ocak-başı" veya "mangal-başı" lokanta sistemleri de tuttu, yaygınlaştı..

Bu sistemi o kadar beğendik ki, sonunda siyasete aktardık ve "kendi krizini kendin yarat" modelini uygulamaya başladık..

Batıda, eyleme ve terörizme dönüşmüş siyasal akımlara karşı hukuku ve devleti korumak için oluşturulmuş "militan demokrasi" kavramını, tüm siyaset ve insan hak-özgürlükleri için kullanmaya başladık..

Sonunda sürekli kendi krizlerimizi kendimiz üretiyor, yaratıyoruz..

İşte şu anda, hem Türkiye'deki demokrasi imajını gölgeleyen, ekonomiyi de siyaseti de istikrarsızlığa yönlendiren "Fazilet Partisi'nin Kapatılması Davası", çok iyi bir "Kendi krizini kendin yarat" örneğidir..

1960'tan beri dört kez tanık olunan askeri müdahalelere karşı alkış ve teslimiyet gösteren Anayasa Hukukumuz, siyasi parti kapatmalarında, "militan demokrasi"nin temel dayanağıdır..

Böyle şey olur mu, olur bizde!.


21 Haziran 2001
Perşembe
 
MEHMET BARLAS


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED