|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
MHP'nin siyasete yer tutma biçimiyle, Türkiye'nin kendine "seçeceği yön" arasında bire bir bağlantılar olduğu açık... Kendi tabanının tüm taleplerinin tersine yönelmekten çekinmeyen ve siyasal pozisyonunu devlet politikalarını açık çek desteği ile desteklemekle içeriklendiren bir MHP profili gördük bugüne kadar. Peki bunun asıl MHP'den farkı ne? Fark, bütün bunların partinin iç çimentosunu yoğunlaştırmaktan çok, partinin genetik seçmeninin ötesine sarkabilecek bir imaj çizme çabasında. MHP, tipik "klan siyaseti"ni terketmeye yöneldiğini ve "katman siyaseti" ile tanımlanan bir parti olmak istediğini her fırsatta yeniden resmetmeye çalıştı iktidara geldiği günden bugüne. Tabii bu anakronik bir imaj üretme faaliyetinin ne kadar ötesine geçti, diye tartışmak gerekir. Bu tartışmayı yaparken de, şu anda MHP'nin ele geçirmeye çalıştığı sözde "siyasal merkez"in ne halde olduğuna bakmak gerekir. Bu köşede "merkez" diye birşeyin artık neden kalmadığını, merkezden bahsetmenin bir hayalden bahsetmek kadar bile işlevinin neden olmadığını çeşitli yazılarda açıkladık. Siyasal hat, sadece kanatlardan oluşuyor artık, bunların hizalanacağı bir merkez yok. Çünkü toplumsal taleplerin toparlanacağı bir siyasal yapı yok artık Türkiye'de. Siyaset bir "tutunum" alanı olmaktan çıktıkça, toplumsal taleplerin aktığı adres olmaktan da çıktı doğal olarak. Siyasetin bir etkinlik alanı olmaktan çıkması, siyaset-dışı dayatmaların ürünü olarak ele alınıyor genelde. Fakat, siyaset-dışı dayatmaların çok performanslı olarak siyasal alana yönelmediği durumlarda da, siyasetin kendi etkinlik alanını inşa etme konusunda yeterli bir çabalar dizisi üretmediği gözlemlenebilir. Bu nedenle, dış dinamikler değiştikçe ve Türkiye'nin dünya üzerindeki "stratejik koordinat"ı yeniden belirlenince, iç siyasetin bundan etkilenmemesi sözkonusu olamazdı. İşte bu gelişmeler karşısında siyaset, siyasal hayatın nasıl şekilleneceğine ve nasıl işleyeceğine dair bir "yeni magna carta" üretemedi. Böyle olunca da "eski pozisyonları" koruyarak "yeni siyaset" yapmak şeklinde "anakronik organlar" haline geldi siyasi partiler. Yeni dünya şartlarında, yeniden şekillenen ve yerleşikleşen şartlar karşısında, Türk siyasal hayatının "gecekondu" gibi kalması bundandır. Bu sürecin işaretlediği şey, "siyasalın sökümü" oldu. "Siyasal" olan söküm sürecine tabi tutuldukça, sadece kendilerini "siyasal cemaat" gibi kurgulayarak ayakta kalmaya çalıştı partiler. Tipik, içe kapanarak dış dünyanın etkilerinden uzaklaşma refleksiydi bu. Kendilerini korumak üzere, daha doğrusu bir "siyasal varlık" olarak varolabilmek için sadece kendilerini işaret eden bir siyasallık üreten partilerin, Türkiye için ayrı bir çerçeve çizmeleri sözkonusu olmaktan uzak oldu beklendiği gibi. Bu sürecin üzerine "eklemlenen" postmodern darbe, sürecin kodlarını "derinleştiren" ve bağlı olarak da "yırtıcı" hale getiren bir tetikleme süreci doğurdu. Fakat, bu noktada özellikle belirlenmelidir ki, siyasal partilerin anakronik kimliğinden kaynaklanan silikonlaşmış yapılarını inşa eden etken postmodern darbe değildir. Siyasi partiler, siyasetin yapısal/tarihsel dayatmaların ortasındaki bir alan içinde faaliyet gösterseler de, siyasete dayatmaların çok yoğun olmadığı durumlarda kendi kendilerini lig dışına düşüren bir çok yetersizliğe dört elle sarılmış haldeydiler. Postmodern darbe, bu durumu bir manivela gibi kullanarak, süreci kolayca "siyaset" aleyhine derinleştirmiştir. Siyaset-dışı dayatmaların bütün olumsuz etkisine rağmen, siyasetin bu kadar devre dışı bırakılmasında esas etken, "eski siyasi pozisyonları" koruyarak yeni dinamiklerin gerektirdiği "yeni siyaset"i yapmaya soyunmaktır. Bunın yarattığı "kırılganlık" ve bağlı olarak "siyasi anakronizm", siyaseti her türlü etki karşısında zayıf bir alan haline getirmiştir. İşte bu zayıflık, laiklik meselesindeki hassasiyetlerin sinir uçlarının piyasalaştırılması yoluyla "sabitlenmeye" çalışılmıştır. Postmodern darbenin mimarları, laiklik meslesinde gayrı-siyasi siyasi bir bilinç (siyasal bilinçsizlik) içinde hareket eden o günün hükümetini, otoriter uygulamalara gerekçe oluşturacak açıklar üretmenin sponsoru haline sokmuşlardır kolayca. Dolayısıyla mesele, laiklik konusundaki bir saflaşmadan değil, ikisi de siyaset konusunda aynı dozda ama zıt hatlarda "siyasetsiz siyaset" odağı olan iki uç arasındaki "kamusal karşılaşma"dan ileri gelmiştir. Eğer Türkiye'de siyaset yapmanın gereklerinin farkında olan bir siyasi odak o gün iş başında olsaydı, postmodern darbenin sonuçlarının sabitlenmesi bu kadar kolayca "siyasal istikrar" olarak patentlenemezdi. Bu noktasal durumu kuşatan alansal çerçevenin, "siyasi anakronizm" içindeki bir siyasal alan olduğunu bir kere daha hatırlarsak, siyasetin zayıflığının, postmodern darbenin performansından çok daha fazla otoriter uygulamalara "yol vermiş" olduğunu tesbit ederiz. İşte MHP, bu sürecin yükselen siyasal partisi olmuştur. Bugün adına "yeni MHP" denen şey de, MHP'nin kendini vareden bu amorf siyasal koşulları kendisi için "yönerge" veya "yol haritası" kabul etmiş olmasının sonucudur. Kendini vareden koşulları "siyasal kimlik" haline getirmiş bir MHP var bugün. Siyaset adına ortaya koyduğu işlevselliğin tam anlamıyla "siyasetsiz siyaset" olduğu da açık. Çünkü "siyaset" ve "siyasallaşma" adına ortaya çıkan her gelişmenin karşısında oluyor MHP. Ve siyaset adına ortaya koyulanlara itirazının temelini ise "asayiş" veya "içinden geçilmekte olan dönemin hassas koşulları" oluşturuyor. Bu kodların yoğunlaştırılmış ve sterilleştirilmiş halini, bir parti politikası olarak kurgulayan ve muhalaefet karşısına en çok bu argümanlarla dikilen bir "siyasal durum"un adresidir MHP. Şimdi, yine ülke şartları ve siyasetin durumu gereği "transfer pazarı"nı açmaya yöneliyor MHP. Bu pazarı açar açmaz, birinci parti konumuna geleceği ve açık bir biçimde Türkiye'nin daha da yoğunlaştırılmış şekilde hakim rengi olacağı görünüyor. Peki bu siyasete ne getirir ve dış dengeler açısından Türkiye'nin önüne nasıl bir tablo koyar? Bir kere yukarıda tanımladığımız tablo gereği, MHP'nin "merkez"e yürümesinden bahsedilemez. Çünkü yürünecek bir "merkez" yok ortada. Buna karşılık, "merkez"in MHP'nin durduğu yerde inşa edilmesinden bahsedilmesi daha doğrudur. Yani sürecin adı "merkezin MHPlileşmesi"dir. Böyle bir durum ise en açık şekilde, "siyasetsiz siyaset"in, siyasetin tüm imkanları ve alanları kullanılarak güçlendirilmesi sonucunu doğurur. Dış dünya açısından ise MHP'nin Meclis'te çizdiği görüntü bile yeterince açıklayıcı olacaktır. Dış ilişklierin böylesi bir hatta kayması veya böylesi bir odak tarafından "renklendiriliyor" (siyah-beyazlaştırılıyor) olması bile ağır bir dünyadan kopuş durumudur. Çünkü içe kapanmanın adresi olan bir partinin, görünen refleksleriyle, sadece dış dünya ile polemiksel bir süreç yaratmaktan ötesini üretmesi beklenemez...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |