T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
FP'yi kapatmanın hesabı tutulmalı

Türkiye, Fazilet Partisi'nin kapatılmasını enine boyuna tartışmaz ve Anayasa Mahkemesi'nin bu kararını bir "demokrasi ve hukuk suikastı" olarak "kınamazsa" yol alamaz. "Olan oldu, önümüze bakalım" anlayışıyla, bu konuyu "tarihe havale etmek", benzeri "anti-demokratik" uygulamaları davet etmek ile eş anlam taşır.

Bu konuyu canlı tutmak, Fazilet Partisi'nin yerini alacak ya da Fazilet Partisi'nin dayandığı "sosyolojik zemin"i miras alacak bir ya da birden fazla partinin önünün açılması, "meşruiyet" kazanması ve ayrıca Türk siyasi hayatının yeniden ama demokratik biçimde oluşturulabilmesi açısından da özel bir önem taşıyor.

Fazilet Partisi, fiilen "iki parti" haline gelmişti. "Gelenekçiler" diye adlandırılan kanadın "geleneksel lideri" belki de "küçük olsun; bana sadık olsun" düşüncesi içinde Fazilet Partisi'nin kapatılmasına hazırlıklı olabilirdi. Hatta "istekli" bile sayılabilirdi. Fazilet Partisi'nde sona yaklaşıldığının anlaşılması üzerine "Milli Gazete geceleri" bahanesiyle siyaset sahnesine fırlama zamanlamasının, "post-Fazilet Partisi" hazırlığıyla ilgisi olduğu seziliyor.

"Yenilikçiler" diye adlandırılan kanat da, benzeri bir "kapatma tahmini" içinde, "geniş siyasi katılımlı ve geniş toplumsal tabanlı" bir partileşme tasarısı içindeydiler. Bu da bir sır değil.

Ama bizzat Fazilet Partililerin, Fazilet'in kapanacağı kanısına varmış olmaları, kapatma kararını "demokrasi ölçülerine göre" meşru kılmaz. Hele, kapatma kararı, beklendiği gibi "devam" yerine "odak"tan ve üstelik bilinen ve asla kabul edilemez gülünç haliyle verilirse, bunu es geçmek, Türkiye'nin demokrasi ve dolayısıyla AB hedefini es geçmek demektir.

Fazilet'in kapatılması, Anayasa değişiklikleriyle üstünden gelinecek basit bir "mevzuat" meselesi değildir. Bir "zihniyet" meselesidir. 28 Şubat'ın baskıcı ve dışlayıcı zihniyetinin, "progressist hukuk zihniyeti"nin önüne nasıl geçtiği, Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin'in Alman Adalet Bakanı Prof. Dr. Hertha Daeubler-Gmelin ile yaptığı basına açık görüşmedeki sözlerinde çarpıcı biçimde ortaya çıkıyor. www.haberx.com adlı internet sitesinden aynen aktarıyoruz:

"Kapatma kararını verdikleri sırada, Anayasa değişikliklerinin henüz yapılmadığını anımsatan Bumin, mevcut mevzuata göre karar verdiklerini söyledi. Bumin, Anayasa`daki bazı hükümlerin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi`ne uygun düzenlemeler içerdiğini, ancak Siyasi Partiler Kanunu`nda yer alan bazı hükümlerin, hazırlandığı dönem itibariyle Sözleşme`nin biraz gerisinde kaldığını belirtti.

Almanya`da da, 1950`li yıllarda, parti kapatma kararları verildiğine işaret eden Bumin, bugün, Almanya ile Türkiye arasındaki farkın, radikal düşüncelerin, Türkiye`de çok çabuk kabul görmesi olduğunu söyledi. Bumin, bu düşüncelerin, parlamenter demokratik sistemi sarsabilecek bir takım eylemlere girebilecek mahiyet kazanabileceğini anlattı. Alman Bakan ise konuyu çok iyi bildiklerini, ancak Almanya`da bir partinin kapatılması için çok daha zor koşulların gerektiğini ifade etti.

Almanya Adalet Bakanı Prof. Dr. Hertha Daeubler-Gmelin, Almanya`da bir partinin kapatılabilmesi için şiddeti açıkça tahrik etmesi veya şiddete başvurması gerektiğini belirterek, ``Sadece siyaseten bazı şeyleri savunmak, kapatılma için yeterli değil`` dedi. Anayasa Mahkemesi Başkanı Bumin, Siyasi Partiler Kanunu`nda değişiklik yapma ihtiyacı bulunduğunu, ancak Türkiye ile Almanya`nın şartlarının farklı olduğunu vurguladı. Almanya için tehlike oluşturmayan şeylerin, Türkiye için tehlike oluşturabileceğini anlatan Bumin, ``Almanya, laiklik konusunu çoktan aştı. Ancak Türkiye, henüz bunu aşamadı`` diye konuştu."

Bumin'in Alman bakana söylediklerinde "hukuk"u bulmak zor. "Laiklik" kavramı hakkında Türkiye'de sadece belli bir kesimin sahip olduğu ve dünyanın hiçbir yerinde kabul görmeyecek yanlış bir algılamayı yansıtıyor. "Hukuk" yerine gayet "subjektif" bir "laiklik anlayışı"na göre verilen kararın pratik sonucu olabilir ama ne değeri olabilir ki?

Alman Adalet Bakanı, "Türkiye'de Anayasa'nın değişmesi gerektiğini" söyleyerek, "Değişiklik sürecinin gecikmemesi gerekir. Gecikirse, Türkiye'nin, AB üyeliği konusunda yeniden tereddütler oluşabilir" diyor. Bumin de Anayasa değişikliği çalışması olduğunu hatırlatarak, "Gönül ister ki bu değişiklikler önceden yapılsaydı ve ara cezalar getirilseydi. Mevcut sisteme göre, biz kapatma davasını ya reddederiz ya da kapatma kararı veririz. Oysa, ara cezalar olabilir. Avrupa`da da bu var. Bizde de yapılabilir. Belki de eylemlere ağırlık veren demokratik değişiklikler yapılabilir. Umarım, verdiğimiz karar, bu tür düzenlemeler yapılmasına vesile olur.`` Bumin, Anayasa`ya göre, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümlerinin, Anayasa ve yasalarla eşdeğerde olduğunu anımsatarak, ``Doğrudan doğruya İnsan Hakları Sözleşmesi`ne uysam rahat ederim, ama önce Anayasa, sonra Siyasi Partiler Kanunu, sonra Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi`ni dikkate almak durumundayım" karşılığını veriyor. Ne kadar "geri" bir hukuk yorumu… Dahası, hukuka aykırı bir "keyfilik itirafı"…

Anayasa değişikliklerinde, Anayasa Mahkemesi'ne de neşter atılması şart hale geldi. Çünkü, Türkiye'nin sorunlarına bir de "Anayasa Mahkemesi sorunu" eklendi…


27 Haziran 2001
Çarşamba
 
CENGİZ ÇANDAR


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED