|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin, verdiği kararı savunuyor. Elbette, kimse, "Yoğurdum ekşi" demez. Ama savunurken ortaya koyduğu gerekçe, pek inandırıcı değil. Zira topu Meclis'e ve değiştirilmeyen yasalara atıyor. "Eğer milletvekilleri parti kapatılmasını zorlaştırsalardı, biz de böyle bir karar almazdık" diyor. 103'üncü madde
Oysa, bu Meclis, Siyasi Partiler Yasası'nın pek çok hükmünü değiştirdi ve 1995'te tadil edilen Anayasa'ya uyum sağlamak üzere de, odağın tarifini 103'üncü maddenin içine yerleştirdi: "Bir siyasi partinin, Anayasa'nın 68'inci maddesinin dördüncü hükmüne aykırı eylemlerin odak halini oluşturup oluşturmadığı hususu, Anayasa Mahkemesi'nce belirlenir. Bir siyasi parti; birinci fıkrada yazılı fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum, o partinin büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği, yahut bu fiiller, doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır." 103'üncü madde, odak (mihrak) durumuna ulaşmak için, görüldüğü gibi iki gelişmeyi gerekli kılıyor: 1) Eylemlerin belirli bir kesafet içinde işlenmesi ve sözkonusu eylem ve söylemlerin parti organlarınca benimsendiğinin anlaşılması. (Tek başına üyelerin suç işlemeleri yetmiyor. Susarak -zımnen- veyahut açıkça sahiplenerek, partinin yetkili organlarının bu davranışa destek vermesi gerekiyor.) 2) Sözkonusu kanuna aykırı fiiller, doğrudan doğruya partinin yetkili organları tarafından gerçekleştirilirse, gene o parti, kanunsuz eylemlerin odağı sayılıyor. İptal gerekçesi ve Bumin
TBMM 12. 8. 1999'da bu kanunu kabul etti. (Bak. Resmi Gazete 14. 8. 1999 Sayı 23786) Ama Anayasa Mahkemesi, odağın tarifini yapan hükümleri, Anayasa'ya aykırılık iddiasıyla iptal etti. Bu iptal kararına, Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin katılmadı. Diğer iki üye Sacit Adalı ve Ahmet Akyalçın'la birlikte kaleme aldıkları karşı oy yazısında aynen şu gerekçeyi ileri sürüyorlardı: "103'üncü madde, odak olma kavramının, yasada tanımlanması amacına dönük bir düzenlemedir. Hukukun bilinen ilkelerine göre, Anayasa kuralları soyut ve genel nitelikte olup, bu kuralların müşahhas olaylara uygulanması, ancak konuya ilişkin yasal düzenlemelerle mümkündür. Siyasi kapatma davalarında Anayasa Mahkemesi ilk derecede uyuşmazlığı sonuçlandıran dava mahkemesi konumunda olduğundan, kural olarak Anayasa'yı değil, Anayasa'da öngörülen genel ve soyut kuralları somutlaştıran yasa kurallarını uygulamak durumundadır. Esasen bu anlayış biçimi, Anayasa'nın 69'uncu maddesinin son fıkrasında belirtilen "Siyasi partilerin kapatılması kanunla düzenlenir" kuralının da gereğidir. Bu sebepten dolayı, Anayasa'nın 69'uncu maddesinin 6'ıncı fıkrasında "odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi'nce tesbitinden" söz edilmiş, ancak bu tesbitin, hangi kriterlere göre yapılacağı gösterilmemiş, bu husus yasal düzenlemeye bırakılmıştır. Bu düzenleme de, Siyasi Partiler Kanunu'nun 103'üncü maddesiyle yapılmış, "odak olma"nın unsurları bu maddede gösterilmiştir. Kılıç'ın gerekçesi
103'üncü maddenin iptaline Mustafa Bumin, Sacit Adalı, Ahmet Akyalçın'ın yanısıra, Haşim Kılıç ve Ali Hüner de karşı çıkmıştı. Haşim Kılıç, Refah davası görüşülürken, Anayasa Mahkemesi'nin Siyasi Partiler Kanunu'nun 103'üncü maddesinin eski şeklini de iptal ettiğini belirterek o günkü iptal gerekçesinde, "parti üyelerince işlenen yasak fiillerin, parti organları tarafından zımnen ve sarahaten benimsenmiş olmasının üzerinde durulmamış, bu konunun tartışılmamış olduğunu" hatırlatıyordu. Kılıç'a göre, Anayasa Mahkemesi'nin iptal sebebi olarak göstermediği düzenlemelerin, yeni maddeye konulması tâbi karşılanmalıydı. Refah davasında, 103'üncü maddeyi iptal eden Anayasa Mahkemesi, sadece, odaktan kapatabilmek için hüküm giyme şartının aranmasına karşı çıkmış, Türk Ceza Kanunu'ndan 141, 142 ve 163'üncü maddelerin çıkarılmış olması yüzünden kimsenin hüküm giyemeyeceği, 69'uncu maddenin uygulanmasının da bu şekilde imkansız hale getirildiğini belirtmişti. Karşı oy yazısında Haşim Kılıç, "Hüküm giyme şartından vazgeçerek, "kesafet" unsurunun ve parti organları tarafından "benimsenme" şartının, maddenin yeni şeklinde yer alması, Anayasa'ya aykırı değildir" diyordu. Hüner'in gerekçesi
Ali Hüner de aynı gerekçeyi benimseyerek, 103'üncü maddenin iptâline karşı çıkmıştı. Ali Hüner'in karşı oy yazısındaki bir başka görüşü de şöyleydi: "Anayasa Mahkemesi, bir siyasi partinin yasak fiillerin odağı haline geldiğini kendi anladığı ve kendi koyduğu kıstaslara ve unsurlara göre belirleyecek olursa, zaman içinde görüş ve değerlendirmelerinde veya Mahkeme'nin oluşumunda meydana gelebilecek değişiklikler yüzünden, istikrarlı kararlar alınamayacaktır. Ayrıca, siyasi partilerin, hangi hallerin ve şartların odaklanmayı oluşturacağını önceden bilip, buna göre davranmaları gerekir." 6 üye
Anayasa Mahkemesi üyeleri, Yalçın Acargün, Fulya Kantarcıoğlu, Mahir Can Ilıcak, Rüştü Sönmez, Ertuğrul Ersoy ve Tülay Tuğcu ise, 103'üncü maddenin iptâli istikametinde oy kullanırken, bir anlamda Fazilet'in odaktan kapatılabileceğinin işaretini de vermişlerdi. Kesafet ve yetkili organlar tarafından benimsenme şartları devam etseydi herhalde üç milletvekili (Merve Kavakçı, Bekir Sobacı, Nazlı Ilıcak) ve iki eski milletvekilinin (Ramazan Yenidede ve Mehmet Sılay), söz ve eylemleri dolayısıyla Fazilet kapatılamazdı. Böylece ne Türkiye yara alırdı, ne de Anayasa Mahkemesi savunamayacağı bir kararın altında ezilirdi. Bu bakımdan Mustafa Bumin, kanunlardan önce, 103'üncü maddeyi iptâl eden 6 arkadaşından şikâyet etmeli. Çünkü TBMM kısmen de olsa, bu görevi yerine getirmişti; maalesef hiçbir inandırıcı gerekçeye dayanmadan, 6 üye, Meclis'in düzenlemelerini Anayasa'ya aykırı bularak bozdu. Bu 6 üye iptâl gerekçelerinde şu iddiaya dayandılar: "Kapatılma tehdidi altında bulunan bir partinin yetkili organlarının, Anayasa ve yasaya aykırı eylemlere açıkça veya sessiz kalarak destek vermesi beklenemez. Ayrıca yetkili organlar arasında Genel Başkan'ın sayılmaması eksikliktir. Bu şartlarda, partilerin odaktan kapatılması imkânsız hale gelecektir." Militan demokrasi
Anayasa Mahkemesi'nin bazı üyelerinin eski Başsavcı Vural Savaş gibi, militan bir demokrasi anlayışı ile hareket ettikleri, özgürlükçü demokratik düzenin "düşmanlarının" başının süratle ezilmesi inancını taşıdıkları belli oluyor. Oysa "Demokrasi, kendi düşmanlarını beslemez" fikri, öylesine keyfi davranışlara yol açabilir ki! Liberal Düşünce dergisinin Bahar 2001 sayısında Zühtü Aslan demokrasiye ve düzene yönelik tehdit algılaması üzerinde duruyor: "Bu tehdidin gerçek ya da hayali olması çok önemli değildir. Yönetici elit (seçkin), tehdit olarak algıladığı siyasi hareketi, mahkemeler yoluyla yok etmek ister. Burada iki amaç güdülür: 1) "Tehdidi imha operasyonunun, hukuk çerçevesinde, dolayısıyla meşru olduğu inancını hâkim kılmak. 2) Mahkûm edilen kişinin ya da siyasal hareketin meşruluğuna, tamiri güç bir zarar vermek. Meclis, şimdi iptâl edilen 103'üncü maddenin aynısını Anayasa'nın 69'uncu maddesine monte etme çabasında. Eğer bir yerlerden "Parti kapatmayı zorlaştırmayın" komutu gelmezse, belki bu işi, bu defa başarabilecekler. Bu arada, Anayasa Mahkemesi'nin haksız kararların "odağı" haline gelmesi endişesini taşıyoruz. Baksanıza, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi sürekli Türkiye'yi mahkûm ediyor.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |