|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Genelkurmay'ın yayınladığı son bildiri ile kapatılan FP'nin bağımsız kalan milletvekillerinin Meclis çalışmalarına katılmama kararını beraber ele almak gerekir. Bir kere, siyaset-dışı olması gereken ordunun "siyasete müdahale etmiyorum" anlamına gelen bir açıklama yapması bile siyasi bir durumdur. Siyasete müdahale etmeme durumu varsa, siyasete müdahale edilmediğine dair bir açıklamaya da gerek yoktur. Fakat "siyasete balans ayarı" yapmakla eş anlamlı hale gelmiş olan iç tehdit manivelasının işlevselleşmesine yaslanan süreç, bütün kurumların her gelişen olayda nerede durduklarını sık sık beyan etmelerini zorunlu kılıyor maalesef. Bu zorunluluktan dolayı, Türkiye'yi kilitleyen kimi süreçleri eleştiren siyasiler, bu eleştirilerinin hemen yanına orduya duydukları saygıyı "ekleme" ihtiyacı hissediyorlar. Buna karşılık da ordunun siyasete müdahale etmediğine dair, bütün siyasi odaklara eşit mesafede durduğuna dair açıklamalarına şahit oluyoruz. Bütün bu "normal" pozisyonda durulduğuna dair vurgular bile, aslında bir anormallik olduğunu gösteriyor. Ne siyasetçinin söylediği "net", ne de ordunun söylediklerini "konumlandırmak" kolay... Gelinen durum ise kapatılan partinin bağımsız kalan milletvekillerinin Meclis'i terketmesiyle yeterince açık zaten. Artık anamuhalefet partisi olmayan, dolayısıyla "temsili" niteliği "arızalı" bir Meclis var ortada. Bunun açık sonucu, işleyen sisteme demokrasi demenin, çok tartışma götürür olmasıdır. Hatta sisteme bazı anti-demokratik yakıştırmalarda bulunmak bile daha az tartışma götürür... Belki de biz Türkler için son derece anlaşılır olan bu durumun, dışarıdan bakanlar için o derece anlaşılmaz olmasında belirliyor Türkiye'yi yönetenler konumlarını... FP kapanır kapanmaz, uluslararası finans çevreleriyle içli dışlı bir arkadaşım aradı ve durumu nasıl gördüğümü sordu. Durumu yaklaşık bir yarım saat özetledikten sonra, kendisinin ilişkili olduğu çevrelerin tepkisinin ne olduğunu sordum. Durumun, kendi çevresine anlatılmasının bile imkânsız olduğunu, anlaşılmaz derecede "anlamsız" ve "karışık" göründüğünü söyledi. İşte tablo bu. Ordunun "siyasete müdahale etmiyorum" dediği günlerde, ülke anamuhalefetsiz kalıyor. Ordunun bu süreçle gerçekten ilişkisiz olduğunu umalım. Fakat ummak yetmiyor. İçerde de dışarda da umduklarımızı izah etmekte güçlük çeken bir konumdayız. Vatanımızda ne olduğunu izah etmekte güçlük çekmemiz, demokrasi ve siyaset adına yaşadığımız güçlüklerin "düğüm noktası." Bu güçlüğü aşabilmemiz için, "siyasete müdahale etmiyorum" sözüne ihtiyaç kalmayacak bir ortama kavuşmamız şart. Aksi halde, siyasete müdahale edilmediği çağrılarına, anamuhalefetin olmadığı bir Meclis tablosu eşlik edecek ve ülkemiz anlaşılmaz bir ülke olacak. Unutmayalım, anlaşılmaz bir ülke olmakla, kendi kaderine "terkedilmiş" bir ülke olmak arasında sadece bir basamak vardır... Türkiye'nin jeopolitik konumunu, kendi kendisinin "istismar" ettiği bir denklemden uzak durması gerekiyor. Siyasi model üretmeden, siyasallaşmayı ciddiye almadan, sadece jeopolitik konuma "sığınmak" iş görmez artık. Jeopolitik konumun anlamlı bir siyasetin dayanağı olması gerekir. Eğer gerçek bir siyasi süreç yoksa, Türkiye'nin siyaset adına en çok tartıştığı şey "siyasete müdahale edilip edilmediği" meselesi ise, jeopolitik bile "bir yere" kadar işe yarar. Oysa Türkiye'nin o yerden sonrasına çok ihtiyacı var. Ve bundan sonrası Türkiye'nin geleceğini belirleyecek.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |