T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Özne olmadan asla!

Yaklaşık 200 yıldan bu yana müslüman toplumlar, köklü bir medeniyet krizi yaşıyorlar: Müslüman toplumların yaşadıkları medeniyet krizinin en temel nedeninin, müslümanların, müslümanlığın anlam haritalarını, kodlarını, kavramlarını ve dolayısıyla anlamlandırma pratiklerini yeni bir dil, duyarlık ve dinamizmle yeniden icat etmeyi ve üretmeyi başaramamaları olduğu gerçeğini mutlaka görmemiz ve kabul etmemiz gerekiyor. Bu gerçeği kabul etmek, müslümanların tarihsel varoluş ve yürüyüş serüvenlerinde yenildikleri anlamına gelmez. Aksine bu, müslüman toplumların tarihe ve zamana müdahale edebilecek yaratıcı bir ruh ve kurucu bir iradeyle kuşanarak hem müslümanlıkla, hem de hakim kültürle yeniden sahih, sahici ve özgürleştirici bir ilişki kurmanın yollarını ve imkanlarını araştırmalarının zorunlu ve kaçınılmaz olduğu anlamına gelir.

Müslüman toplumların bu tür bir şeyi gerçekleştirebilmeleri, hem kendi (tarihsel, kültürel, düşünsel, siyasal ve toplumsal gerçekleriyle, sorunlarıyla) hem de dünyada hakim olan, çağımıza rengini, şeklini veren kültürle esaslı bir yüzleşmeye soyunabilecek bir özgüvene sahip olabilmeleriyle mümkün olabilir. Bu, müslüman toplumların ve bireylerin, nesne konumundan (=tanımlanan, belirlenen, her bakımdan başkaları tarafından üretilen teorik ve pratik her şeyi tüketen olmak parazitliğinden, asalaklığından, ucuzculuğundan, sığlığından, kolaycılığından, tüketiciliğinden, sözün özü yenilgi psikolojisinden) kurtulup, özne konumuna geçebilmeleriyle (yani tanımlayan, belirleyen, teorik ve pratik olarak üreten, kolaycılığa, sığlığa, ucuzculuğa, hazırlopçuluğa prim vermeyen bir özgüvene sahip olabilmeleriyle) gerçekleştirilebilecek, hayata geçirilebilecek ve hayatiyet kazandırılabilecek bir şeydir.

Kaldı ki müslümanlar, geçmişlerinde, bu konuda başka toplumlara ve kültürlere de örnek olmuş bir performans ortaya koymuşlardır: Sözgelişi, İslam'ın bir din olarak vahyedildiği ilk yüzyıl içinde müslümanlar, o zaman yeryüzünde mevcut olan Bizans, Antik Yunan, Pers, Mısır, Hint ve Çin gibi tüm uygarlıklarla aynı anda başarılı ve yaratıcı şekillerde temasa geçmeyi, kendileri dışındaki tüm kültür ve medeniyetlerin birikimleriyle yüzleşerek bu kültür ve medeniyetlerden maksimum ölçüde yararlanma başarısını göstermeyi kanıtlamışlardır.

Bir düşünsenize... Avrupalılar, İslam kültürü ve medeniyetini tanımamış olsalardı, Antik Yunan kültürüyle ilişki bile kuramayacaklar ve bugünkü hakim konumlarına asla ulaşamayacaklardı. Dahası müslümanlar sadece aracılık görevi görmemişler, aynı zamanda modern Batı'nın temel paradigmalarının şekillenmesinde de aktif bir rol oynamışlardır. Biraz apoloji (savunma psikolojisi) geliştirmek gibi algılansa da böylesi bir gerçeğin hatırlatılması yararlı olabilir diye düşündüm. Nitekim Nietzsche bu gerçeği çok özlü bir şekilde şöyle belirler: "İslam düşüncesini tanımasaydık, aydınlanma düşüncesi diye bir şeyi icat edemezdik."

Dün sadece kendi tarihlerinin ve yürüyüşlerinin değil, aynı zamanda insanlık tarihinin belirlenmesinde ve şekillenmesinde özne rolü oynayan (=aktif, belirleyen, tanımlayan, diyalojik bir konuşma gerçekleştirme özgüveni gösterebilen) müslümanların, son 200 küsur yıldan bu yana, tarihin ve zamanın dışına, dolayısıyla nesne konumuna düştükleri, dolayısıyla kendi kaderlerini ve geleceklerini belirlemekte bile zorlandıkları gözleniyor.

Müslümanların özne konumundan nesne konumuna düşmeleri, İslam medeniyetinin en son ve en sofistike temsilcisi olan Osmanlı'nın tarihe karışmasıyla birlikte iyice belirginleşti. Ancak Osmanlı'nın çöküşünden bugüne gelinceye kadar yaşadığımız fırtınalı, sancılı ama öğretici tarihi tecrübe, özellikle ikinci dünya savaşından sonraki dönemde müslümanların yeniden özne olma çabalarını hızlandırdı.

Müslümanların özne olma çabalarının son yirmi yıldan bu yana ivme kazandığı gözleniyor: Bunun en önemli göstergesi, yakın tarih boyunca ilk kez müslümanlar, dolayısıyla islami söylemler henüz emekleme aşamasında olmasına rağmen, hakim dünya güçleri tarafından "küresel bir tehdit" olarak konumlandırıldılar. Hakim güçler, hegemonyalarını sürdürebilmek için bütün stratejilerini, projelerini ve söylemlerini "İslami yönelişi ve sıçrama"yı durdurma, hadım etme ve etkisiz hale getirme çabalarına endekslemiş durumdalar.

Bu ne demektir biliyor musunuz? Bu, müslümanların (en azından kendileri dışındakiler tarafından) özne olarak kabul edildikleri demektir.

Bundan sonraki süreç, müslümanların özne olduklarının farkına ve bilincine varacakları bir süreç olacak ve ikinci raund gerçekten heyecanlı olacak! Müslüman "aydınlar" bile bu gerçeği farkedecek bir özgüvene sahip olamadıkları için olsa gerek, özne olmanın imkanlarını çoğaltmak, dolayısıyla bulundukları yeri daha bir muhkemleştirerek tarihe ve zamana müdahale edebilecek bir performans ortaya koymanın yollarını araştırmak yerine, bulundukları yeri terketmeyi, dolayısıyla başkalarının dillerini, referans çerçevelerini, kavramsal dizgelerini eksene alarak konuşmayı bir marifet sanıyorlar!

Ama fena halde yanılıyorlar! Çünkü özne olmadan asla bir şey yapılamayacağı, varolunamayacağı, müslümanların ve İslami söylemlerin hakim güçler tarafından özne olarak kabul edildiği ve onun için İslami yükselişi "küresel bir tehdit" olarak belirleme ihtiyacı hissettikleri yakıcı gerçeğini kavrayabilmiş değiller.


27 Haziran 2001
Çarşamba
 
YUSUF KAPLAN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED