|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ne oluyor? Türkiye bir hafta önce batmıştı da, bugün çıkıyor mu? Yoksa, bir süre sonra geri dönüp baktığımızda "şıp" diye transforme olduğumuzu mu farkedeceğiz? Paniğe kapılmadan, medyanın "dışında kalmamak için büyüttükçe büyüttüğü Kemal Derviş furyasına" kapılmadan olup-bitenleri sükunetle değerlendirmek gerekiyor. Kemal Derviş, bir hükümetin, özellikle de işbaşındaki koalisyon hükümeti gibi varoluşu ve devamlılığı bütünüyle ekonomik krizin aşılmasına bağlı olan bir hükümetin yapması gereken herşeyi tek başına yapıyor, yapacak da. Çünkü, karşı karşıya bulunduğumuz ekonomik kriz bizden daha çok Amerika'yı kaygılandırıyor. Bu da, Türkiye'nin içinde bulunduğu ekonomik krizin bizim algıladığımızdan daha derin ve daha vahim boyutta olduğunu gösteriyor. Böyle olduğu içindir ki krizin çözümü "yerel politik ve ekonomik unsurlar"a bırakılmamış, uluslararası finans güçleri ABD'nin lokomotifliğinde duruma el koymuştur. Bu tabloda, Kemal Derviş'in işinin zor olduğunu söylemek de fotoğrafın tamamını görememekten kaynaklanmaktadır. İşi zor olan Derviş değil, kriz yönetiminden el çektirilen hükümettir. Derviş nihayet, ekonominin cari kurallarının emrettiği kriz programını uygulayacak ve hükümetin son şansını kullanmış olacaktır. Ama, bu "son şans" dediğimiz, klasik iktidar yıpranmışlığına tekabül eden "başaramazsak gideriz"le geçiştirilecek bir risk değil; "başaramazsak batarız" çapında büyük bir kumardır. Üç ortak; Derviş başarsa bile bu başarı, en iyi ihtimalle eski günahlarına kefaret sayılarak azad edileceklerdir. Bununla birlikte, "hastayı kurtaramadık, başımız sağolsun" deme hakkı sadece Kemal Derviş'e ait olacaktır. Dolayısıyla, başarı elde edildiği takdirde sadece hastayı kontrole devam etme değil, hastaneyi dizayn etme hakkını da o kullanacaktır. Zaten bu dizayn daha ameliyata girilmeden başlamıştır. İktidar olabilme şartlarını yıllardır kamu bankalarına yapışmakta bulan partiler bile, Devriş'in gelişiyle estirilen havadan ürkerek, ricata başlamış ve "özelleşsin de bize bir şey olmasın" hattına kadar çekilmişlerdir. Çünkü, kamu bankalarının özelleştirilmesinin önüne çıkarılacak hiçbir engel artık, ABD'nin, yana yakıla ihtiyaç duyduğumuz 40 milyar dolarlık kaynağı aktarma şartından daha güçlü değildir. Türkiye'yi krizden çıkarma programının omurgasını teşkil eden bu paranın gelebilmesi için özelleştirmenin bahane ileri sürülmeksizin gerçekleştirilmesi şarttır. Bu saatten sonra, Türkiye'nin kamu bankalarını, THY'yi, Telekom'u, TEKEL'i elinde tutarak dolayısıyla da dış kaynağı reddederek çıkış yolu bulabileceğini söyleme imkanı kalmamıştır. Açıkcası Türkiye, kendi rızasıyla yapmadığını, yapmakta direndiğini şimdi kriz baskısıyla tıpış tıpış yapmak durumundadır. Kemal Derviş işte bu bir çırpıda değişimin, atanmış mimarıdır... İçeride, "onarım hükümeti", "teknokratlar kabinesi", "milli mutabakat" vs. çözümleri konuşurken hepsinin üzerini bir kalemde çizen; nitelik ve kaynak olarak hepsinden farklı "tek kişilik teknokrat hükümeti" formülüyle işbaşına getirilmiştir. Geliş şekli ve kendisine aktarılan yetkilerle de artık sadece bir ekonomik gücün değil, etkin bir siyasal odağın adı olmuştur. Öyle ki, hükümeti işbaşında tutan güç, koalisyonun alternatifi olmadığı tezinden hareket ediyordu. Aynı koalisyonu, 19 Şubat krizinden sonra aşılayan bir başka güç ise şu anda ülkede alternatif olmayan tek unsurun Kemal Derviş olduğunu kabul ettirmiş görünüyor. Derviş'in alternatifi yoktur çünkü Türkiye'nin şu anda milli bütünlükten bile daha çok ihtiyaç duyduğu şeyi, yani parayı ancak o getirebilmektedir. Tıpkı, 12 Eylül'den sonra bu imkana sahip olan tek Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Turgut Özal gibi... Derviş'in işi kolay... Ama, Derviş'i bir gecede siyasetin en güçlü ve vazgeçilmez unsuru haline getirenlerin işi zor...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |