T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Değişim taraftarlarının modelsizliği ve çıkmazı...

Devletin bakışaçısı "toplumsal gerçekliği" tam olarak kuşatabiliyor mu?

Peki, başta siyasi partiler olmak üzere, toplum üstüne söz söylemek durumunda olanların veya toplumla ilgili bir kanaat sahibi olmaları, iş görmelerinin ön koşulu olanların bakışlarının toplumsal gerçekliği tam olarak kapsayabildiği söylenebilir mi?

Makro iktidardan mikro iktidar biçimlerine kadar, belli bir tarih hesaplaşmasının içinden yürüyerek, toplumsal gerçeklik üzerine derinlikli "pozisyon" alabilen kaç odak var Türkiye'de?

Bu sorulara çok olumlu yanıtlar vermek pek mümkün değil maalesef.

Toplumsal gerçeklik algısı, her zaman "tenzilat"lı olarak ifade ediliyor. Çünkü toplumsal gerçekliğe bakış, elde tutulan siyasi pozisyonların korunması adına "yönlendiriliyor."

Toplumsal gerçekliği, saf (pure) ve mutlak anlamda objektif olarak kavramak "teknik" açıdan mümkün değil tabii. Fakat zaten gerçek ve büyük bir tartışmanın içinden resmedilmeye çalışılan toplumsal gerçeklikten bahsediyoruz burada. Oysa Türk siyasal geleneğinde tartışma baştan "sonlandırılıyor", sonra "gerekçelendiriliyor." Böylece toplumsal gerçeklik algısı, tamamen dar siyasi alan hareketleri içinde gerçekleşiyor.

Yusuf Akçura'nın "üç tarzı siyaset" olarak adlandırdığı, aslında devlet içinde tutulmaya çalışılan siyasi pozisyonlara "ideolojik kıyafet" giydirme çabalarının adı olan tutumlar, toplumsal gerçeklik üzerine bir tartışma yapılmaksızın, toplumsal gerçekliğin farklı "politik kameralar" tarafından nasıl "dondurulduğunu" gösteriyor. Dolayısıyla, siyasi konumları haklılaştırmak üzere, indirgemeci bir tutumla kurgulandığı için, "araçsal" bir gerekçenin ötesinde bir konuma ve işleve sahip olamıyor "toplumsal gerçeklik", bu topraklarda...

Devlet ve siyaset ile toplumsal gerçeklik arasındaki bu "kırılgan" ilişki, "değişim"in neden hep "askıda" olduğuna işaret ediyor. "Değişim"e karşı neden büyük bir direnç olduğunu, değişimin sürekli büyük korkuların eşliğinde ele alınmasının sebebini gösteriyor, bu kırılganlık...

Bunun yanı sıra, "değişim taraftarları"nın neden siyaseti değişimi gerçekleştirecek rasyonel bir yaklaşımla ele alamadığının işareti de bu. Değişim isteyenlerin "zaman" ve "mekan" konusundaki kronik romantizmleri, siyaset sahasında sürekli bir sanallığı besliyor. Değişimin içinin giderek boşalmaya başlaması ve değişim taraftarlarının git gide bir "kamp" görüntüsü vererek "hantallaşan" bir "söylem tutukluğu" ile başbaşa kalmaları, toplumsal gerçekliği tanımlamaktaki -dozu artmaya devam eden- yetersizliklerinden kaynaklanıyor.

Özellikle 28 Şubat sonrasında bu durum ağırlaşmış ve çıplaklaşmıştır...

Devletin bütün "eksiltici" yaklaşımlarıyla toplumsal gerçekliği daraltarak tanımlamaya çalışması karşısında, değişim taraftarları sadece devletin durduğu yerin karşısında durarak değişimi dillendirmişlerdir. Bunun, değişimi taşımaya ve anlamlı bir süreç haline getirmeye güç yetiremeyeceği çok kısa zamanda ortaya çıkmıştır. Devletin tutumuna "söylemsel itiraz"ın ardına güçlü bir tartışma yerleştirilememiştir. Neo-liberalizmin tartışma başlıklarını Türkiye'ye "uyarlamanın" ötesine geçebilen bir "model" de ortada yoktur.

Türkiye, Avrupa Birliği ile temas sürecinde en büyük sıkıntıyı "siyasal değer haritası"nı yeniden ele almak konusunda çekiyor... Bu konuda geç kalındıkça, değişim tartışmasının ne kadar hayati olduğu, siyasetin dar koridorlarında kayboluyor.

Bunun yanı sıra, son krizden çıkmak için gelmesi gereken yardımın, değişimle temasın başlamasına bağlanması, uluslararası iradenin değişimi artık Türkiye'nin "dünyadaki işlevinin isimlendirilmesi" olarak tanımlaması, değişimin bu ülkenin geleceği için en acil ve kritik stratejik eşik olduğunu gösteriyor.

Değişimin sanallaşması için devletçi yaklaşımın kesin iradesi hep var. Fakat, asıl değişim taraftarlarının, "sadece dış gelişmelere yaslanan" ve buna bağlı olarak toplumsal gerçekliği algılamakta zorlanan duruma düşmeleri, değişimin hayati gerekliliğinin önünü tıkamaya başlıyor.

Modelsiz, sadece dış gelişmelere yaslanan, "söylemsel itiraz"dan başka sermayesi kalmamış, değişim taraftarlığını bir kamp haline getiren ve toplumsal gerçeklikten kopmuş bir değişimciliğin statükoculuktan ağır sonuçlar doğurmaya başladığını işaretlemenin tam zamanı...


31 Mart 2001
Cumartesi
 
ÖMER ÇELİK


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED