YeniSafak.com “ Türkiye'nin birikimi... ” Yazarlar

 
Ana Sayfa...
Gündem'den...
Politika'dan...
Ekonomiden...
Dünya'dan...
Kültür'den...
Yazarlar'dan
Spor'dan
Bilişim'den

  Arşivden Arama

 

 

Ecevit:Yani iktidar boşluğu...

Lenin'in "devrim" ortamını tarif eden ünlü bir sözü vardır; Bolşevik Devrimi'nin lideri, Sovyetler Birliği'nin kurucusu, devrim durumunun olgunlaşmasını "yönetenlerin yönetemez, yönetilenlerin yönetmeyi kabul etmediği" bir durum olarak niteler.

Geçen yüzyılın bir numaralı profesyonel devrimcisinin sözünü ettiği "yönetenlerin yönetemez" hale gelmiş olması manzarası, bugünkü Türkiye için özellikle geçerli.

"Yönetenlerin yönetilmeyi kabul etmediği" durum geçerli mi, peki?

Bu soruya cevap vermek zor; çünkü Türkiye'yi kimin yönettiği belli değil. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bir "tüzel kişilik" olarak bir hükümet var ama koskocaman bir "iktidar boşluğu" da var. Yani, hükümet, fiilen yok. Yönetenin belli olmadığı bir ülkede, yönetenlerin yönetilmeyi kabul edip etmediğini anlamak da mümkün olamaz.

Ortada tartışılmaz bir olgu olarak duran, Bülent Ecevit bu ülkenin Başbakanı olarak orada oturduğu sürece, büyük bir "iktidar boşluğu"nun doğması ve ülkenin bir "kaos"a sürüklenmesinin kaçınılmazlığıdır.

Ülkenin kaderini belirleyecek önemdeki gelişmeler karşısında spekülasyonlar yapan ve "ne olup bittiğini kendisinin de anlayamadığını" itiraf eden bir Başbakan'ın yönetim zaafları, en sonunda "TBMM'de cinayet işlenmesi"ne kadar gelip dayanmıştır.

Artık cumhuriyet savcıları, delil toplamak için IMF'ye, Dünya Bankası'na ve AB'ye başvurmaktadırlar. Ülkenin en sorunlu il merkezinin asayişi sağlamakla görevli emniyet müdürü, bugüne dek görülmemiş türde organize bir cinayete kurban gitmektedir. Yolsuzlukta Türkiye'nin "dünya dördüncüsü" olduğu Davos'ta ilan edilmiştir. Ermeni soykırım tasarıları, müttefik Batı parlamentolarında hortlamış, Fransa örneğinde olduğu gibi yasalaşabilmektedir ve pek yakında Amerikan Kongresi'nde de gündeme gelmesi ve yasalaşması ihtimali mevcuttur.

İç politika, güvenlik, dış politika herşey pul pul dökülüyor. Ekonomide "kriz sancısı" devam ediyor. Başarı masalları anlatılırken, devalüasyonun kaçınılmazlığı -yani IMF programının çöküşü- konuşuluyor, zamanlaması konusunda tahminler yürütülüyor.

Bütün bunların baş sorumluluğunu taşıyan Bülent Ecevit, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile sürekli olarak "hukuk dışına çıktığı" için kavgalı. Halkın sevgilisi Cumhurbaşkanı'na karşı "intikam hesapları" güdüyor. İntikam tutkusunu dindirmek için, "Anayasa değişikliği" peşinde koşuyor, ama o konuda da Anayasa Mahkemesi'nden tokat yiyor. Tokatı sineye çekiyor, "içine sindiriyor". Anayasa değişikliğini beceremiyor; hukuk çerçevesi içinde kararname çıkarmakta zorlanıyor.

Peki, becerdiği şeyler var mı?

Evet. İktidarını borçlu olduğu 28 Şubat uygulaması sayesinde, "hükümete gelmesi yasaklı" muhalefetin sesini daha da kısmak için, TBMM çatısı altında "ölüme sebebiyet verici" karışıklıklar çıkartmayı becerebiliyor. Yolsuzlukların üstünü örtmek konusunda elinden geleni ardına koymuyor. "Beyaz Enerji" ve giderek "Mavi Akım"ın, TBMM denetimi altına girmemesi konusunda gayretli. Bu konudaki gayretlerinin son hedefi, "Beyaz Enerji Operasyonu"nu yürüten DGM Savcısı Talat Şalk. Ecevit, Şalk'ın tutumunu "demokratik hukuk devleti açısından üzücü" buluyor; sanki "demokratik hukuk devleti" varmış ve kendisi buna yeterince tahrip etmemiş gibi.

Şöyle söylüyor: "Savcı, şimdiye kadar eşi görülmemiş bir yöntemle, Uluslararası Para Fonu'ndan, Dünya Bankası'ndan ve Avrupa Birliği'nden bilgi ve belge istemiştir. Bu girişimde bulunurken Adalet Bakanlığı'na ve Dışişleri Bakanlığı'na başvurma gereğini bile duymamıştır. Savcının bu davranışı devletimizin saygınlığına gölge düşürücü niteliktedir."

Kağıt üzerinde doğru. Ama savcı acaba niçin böyle davranmıştır? Niçin, bu soruşturmaya ilişkin olarak, kendi deyimiyle "Jandarma Genel Komutanlığı'nın bazı yetkilileri de, bildiği kadarıyla komutanın bilgisi dışında, yadırganıcı bazı davranışlarda bulunmuşlardır"?

Bütün bunların, "yolsuzluklarda dünya dördüncüsü" olan bir ülkede, kendi hükümetinin, "yolsuzlukların üstünü kapatma" gayretiyle hiç mi ilgisi yoktur? Bütün bunların olabilmesi, "iktidar boşluğu"nun bir kanıtı değil midir? Devletin saygınlığına, Fransa Parlamentosu'nun kararıyla ve aynı yönde gelişmesi muhtemel girişimlerle yeterince zaten gölge düşmemiş midir? Ecevit'in bütün bunları engelleyecek "enerjisi" ve Jacques Chirac ve diğer Batılı liderler üzerinde "itibarı" var mıdır?

Ecevit hükümeti bu ülkenin tepesinde durduğu sürece, Türkiye'nin "yönetilemez" bir ülke olması önlenemez. "İktidar boşluğu" doldurulamaz; yani "kaos"la doldurulur.

28 Şubat'ın armağanı olan bu durumdan çıkmak için, şimdiden, gelecekteki "iktidar modelleri"ne kafa yormakta yarar vardır.


1 ŞUBAT 2001


Kağıda basmak için tıklayın.

Cengiz Çandar

 


Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim
İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV

Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED

Bu sitenin tasarım ve inşası, İNTERNET yayını ve tanıtımı, TALLANDTHIN Web tarafından yapılmaktadır. İçerik ve güncelleme Yeni Şafak Gazetesi İnternet Servisi tarafından gerçekleştirilmektir. Lütfen siteyle ilgili problemleri webmaster@tallandthin.com adresine bildiriniz...