|
|
 |
Zor günlerin psikolojisi
Milletçe her gün biraz daha fazla üzülüyor ve etrafımızda meydana gelen sosyal, ekonomik, siyasi ve psikolojik bunalımlarla sersemlemiş bir hayatı yaşıyoruz. İnsanımızın gülen yüzü, dostça tavrı, giderek düşünceli, sinirli ve problemli bir hale dönüşmektedir. Herkes, büyük bir tedirginliğin içerisinde gelecek günlere ait belirsizliklerin getirdiği sis perdesi altında bulunmaktadır.
Bazı kesimlerde, baskı, haksızlık ve zorlamalar sebebiyle, içinde bulunduğu toplumdan ve hatta ülkeden ayrılmak gibi düşünceler dile gelmekte; yönetim sisteminin, sosyal adalet açısından güvenirliği tartışılmaya başlanmaktadır.
Çoğu insanlar, kendi geleceklerini düşünmekten; çevrelerindeki yakınlarının veya kendilerine bağlı bulunan kişi veya grupların geleceğini bir kenara bırakmış; sorumluluklarını neredeyse unutma noktasına gelmiştir.
Aslında her ülkenin veya toplumun hayatında bu tür çözülme ve bunalım dönemleri olabilir. Tüm toplum, başta yönetici ve ilim adamları olmak üzere, el ve gönül birliğiyle bütün sıkıntılara göğüs gererek er geç zorlukların üstesinden gelirler. Burada, toplumun en akıllı ve güçlü insanları, diğer zayıf ve güçsüzlere göre daha büyük sorumluluk ve fedakarlıkların altına girerler.
Ama şu anda karşılaştığımız krizde, büyük kitleler ezilmeye, fedakarlık etmeye ve hatta sürünmeye maruz bırakılırken; yönetimin üst kesiminde bulunanlar, büyük ekonomik imkan sahipleri; bu krizin etkisini hissetmemişçesine, halkın sıkıntılarını duymamışçasına rahatlarını bile bozmayarak, gelen felakete seyirci durumunda kalmaktadırlar.
Aslında ekonomik ve sosyal sıkıntılar, düşünce ve mali güç itibariyle çoğunluğun kaldıramayacağı nitelikte olan ve güç ve imkana göre adaletli bir şekilde taşınması gereken niteliktedir. Ekonomik darboğazın yükü, herkese "gücü nisbetinde dağıtıldığı" zaman, sosyal adaletin varlığı gerçekleşebilir. Ama nerede böyle bir sosyal siyaset anlayışı ve bunu uygulayacak sorumlu yöneticiler... Bu tür işler; devleti yönetme hususunda projelere dayalı çalışan, halkıyla içiçe olan, toplumun nabzını sürekli tutan gerçek yöneticiler tarafından yapılabilir. Günlük siyasi dedikodularla zaman tüketen, batılı ülke ve kuruluşların reçetelerine bel bağlayan, kendi yandaşlarına toplumun mali imkanlarını aktaran, halktan uzak kalan ve ülkeyi bazı güçlerin talimatına göre idare etmeye çalışan bir anlayış; sadece "emir eri" mantığı içerisinde kendisine söylenenleri yerine getirir. Böylece ülke yönetimi; "iktidar olamıyan iktidarlar"ın beceriksiz, baskıcı ve halktan uzak tutumu ile çaresizliğin girdabına düşer. Şu anda yaşadığımız durum; aslında ekonomik olmaktan çok; bir "siyasi ve kimlik krizi"nin göstergesidir.
İkinci bir konu, zor günlerin getirdiği çaresizliğe karşı, ekonomik program adıyla ortaya konan reçetelerin komikliğidir.
Bir yanda insanları hayati ihtiyaçlarını karşılayamayacak mali imkanlara mahkum edecek ve ekonomik dinamizmi sürdürecek ticaret kesiminin elini bağlayacaksınız; diğer yandan, ekonomik tedbirler alıyorum diye, devlet adamı rolü oynayacaksınız!.. Böyle anlaşılamaz bir proje, herhalde sadece bizim gibi bir ülkede görülebilir. Tüm ekonomik otorite ve kuruluşların eleştirdiği ve beceriksiz kabul ettiği böyle bir iktidar programının, samimiyet ve iyiniyetini kabul edebilmek mümkün değildir.
Siyasi, ekonomik ve sosyal politikasızlıklar, toplumu perişan etmekte; insanları işsizlik ve dolayısiyle açlık sınırında yaşamaya mecbur ederek; onların, devlete, topluma ve kendilerine olan güvenini kaybetme noktasına getirmektedir. Böyle karamsar, perişan ve hatta giderek çılgın hale gelen kitle ile hangi toplumsal kalkınma ve ilerleme gerçekleştirilebilecektir; anlamak mümkün değildir.
Bir başka dengesizlik; sıkıntılı, krizli ve stresli bir toplumda karşı karşıya kalınan ekonomik uçurumun varlığı ile ortaya çıkan gelir dengesizliğidir. Çeşitli vurgun ve soygunlar ile, devletin kurumlarını soyan insanların varlığı, artık hemen herkesin malumudur. Öte yanda; hiçbir ciddi zihni, fikri ve sosyal özelliklere sahip olmadığı, topluma büyük katkılar sağlamadığı halde; halkı eğlendirip, hoş vakit geçirttikleri, bazılarının hobilerine veya cinsel dürtülerine hitap etmeleri sebebiyle yüzlerce insanın elde ettikleri gelire bir anda sahip olanların gelirlerinin tartışılmaya açılması gerçeği karşımızdadır. Bu durumu, çağdaş dilde "serbest piyasa gereği" deyip geçmek mi gerekir; yoksa gelir adaleti açısından konuya ait bir düzenleme yapılarak, adaletsizliğin giderilmesine mi çalışmak mı icabeder; yeniden tartışılmalıdır.
Ülkemiz; nasıl zor dönemlerden geçiyor ve birtakım sıkıntılara halkın da katılması gerekiyorsa; halkın da yönetimden; en azından ekonomik yükü güçlere göre dağıtmasını, iş hayatını geliştirmesini, halkın imkanlarını birilerine kaptırmamasını, kendi zor şartları ile alay edercesine bazı grupların aşırı kazanlar elde etmesini adalete aykırı kabul ederek, eşitlikçi bir noktaya getirmesini isteme hakkı bulunmaktadır.
Zor günlerin psikolojisini üzerimizden atmamız gerekiyor. Bunun da yolu, toplumun ülkeye sahip çıkması konusunda kararlı bir çalışma ve sahiplenme şuuruna erişmesidir. Yöneticilere görevlerini hatırlatan ve onları hizaya getiren; adaletsizliği ortadan kaldıran; sorumlulukları canlandıran en büyük güç; kararlı, cesur, uzak görüşlü, iradeli ve ne yapacağını bilen bir halk potansiyelidir.
18 ŞUBAT 2001
|
 |
|