![]() |
![]() |
![]() |
| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Siyasetçi olmanın katlanılmaz ayıbı!Cumhurbaşkanı Sezer'le Başbakan Ecevit arasında karşılıklı sürdürülen "planlı tatbikatlar"ın bir meydan muharebesine varacağı bekleniyordu ama bu kadar kanlı bir savaş herhalde akıldan bile geçirilmiyordu. Türkiye'nin dün, etkilerini uzun bir süre üzerinden atamayacağı önemli ve yüz kızartıcı bir kriz yaşadığına şüphe yoktur. Başbakan, tamamı kendisine bağlı Bakan ve bürokratların huzurunda "Anayasa'ya ve hukuka uygun davranmıyorsunuz. Yolsuzluklarla mücadele eden savcılara da müdahale ediyorsunuz. Devlet Denetleme Kurulu'nu işletmek benim hakkım, bunu bilmiyor musunuz? Yolsuzlukların üzerine gitmekten neden korkuyorsunuz?" gibi sözlere muhatap kalarak, -olup bitenlerde kendi payı olsa da- küçük düşürülmüştür. Bunlar, bir Bakan'ın ifadesiyle, "babanın çocuğuna söylemeyeceği sözler"dir ve Cumhurbaşkanı'nın bu sözleri muhtemel sonuçlarını hesaplamadan sarfettiği de düşünülmemelidir. Olay meydana geldiği sırada, Hüsamettin Cindoruk'un bürosundaydım. Haberi duyar duymaz, "Meclis en önemli alanını (Çankaya'yı) yargıya kaptırdı, olacağı buydu" dedi. Cindoruk, "Cumhurbaşkanı-Başbakan ihtilafı sivil bir demokraside zor bir meseledir. Türkiye, bunun çok hafiflerini yaşadı ve bunları bile aşmakta çok zorluk çekti" yorumunu yaptı. Bu tabloda Ecevit, "yolsuzlukları kayıran hükümetin başkanı", Sezer ise "yolsuzluklara karşı askerin başlattığı mücadelede bayrağı devralan bir kahraman" konumuna oturmaktadır. Hükümetin birçok sabıkalı ismi bünyesinde barındırdığı ve Meclis'in de denetim görevini aksattığı bir vakıadır. Ayrıca siyaset, içinde bulunduğu boşvermişlik, atalet ve kayırmacılık nedeniyle savunulamaz; savunulduğu takdirde doğrudan yolsuzluklar savunuluyormuş gibi algılanan bir müessese haline gelmiştir. Siyasetin, 28 Şubat'ta ülke yönetiminde bıraktığı boşluğun siyaset dışı güçler tarafından doldurulması gibi, yolsuzluklarla mücadelede bıraktığı boşluk da bugün yine paralel güçler tarafından doldurulmaktadır. Parlamenter denetim mekanizması işletilemediği için iş; aslında 12 Eylül'ün Kenan Evren'e bahşettiği bir güç olan ve öyle olduğu için de ancak, "Silahlı Kuvvetler ve yargı organları"nın dışında kalan resmi kurumları denetleyebilen Devlet Denetleme Kurulu'na ya da jandarmaya düşmektedir. Meşru siyasetin üzerinde özellikle 28 Şubat'tan beri açık, gizlenemez bir asker gölgesi vardı. Şimdi, fotoğrafın diğer karesi de tamamlanıyor ve bürokrasi de siyaseti gölgelemeye başlıyor. Yani, cumhuriyetin kurucu iradesini ifade eden "asker-sivil bürokrasi", bütün unsurlarıyla kenetleniyor ve ihya ediliyor. Sonuçta, siyasetin yolsuzluklarla mücadeledeki beceri eksikliği; sadece toplumu kemiren bir sosyal hastalığa değil, zaten yetersiz olan demokrasi tecrübemizi berhava eden bir zaafa da yol açıyor. Yolsuzluklarla mücadele süreci, hükümetin yetersizliği nedeniyle parlamenter demokrasiyi, yani seçilmişlik esasına dayanan iktidar yapısını deforme ediyor. Uzun süredir askerin, bir süredir de Cumhurbaşkanı'nın hükümete ve sivil siyaset sınıfına yönelik pervasız davranışlarının, küçümseyen ve dünkü yaşanan krizde olduğu gibi hakarete varan hal ve davranışlarının temelinde, işte bu yöneliş yatıyor. Oysa, madem sistemin adı "parlamenter demokrasi"dir o zaman, davul da tokmak da Meclis'in dolayısıyla hükümetin boynunda olmak zorundadır. Ama, "kuvvetler ayrılığı"nı parçalı hale getiren Anayasa buna izin vermemektedir. Ülkeyi ileriye götürecek her adım gibi yolsuzluklarla mücadelenin sonuçlarını kalıcı hale getirebilmek için de; Anayasa'yı Türkiye'nin ihtiyaçlarına uygun hale getirmek ve bir kez olsun siyasetin üzerinden vesayeti kaldırmayı düşünmek gerekiyor. Böylelikle, "zirvede vuruşanlar" filmini hiç olmazsa daha seyrek izleyebiliriz.
mkaraalioglu@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|