![]() |
![]() |
![]() |
| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Bazılarına kötü haberlerim var"Sen dikkatlisindir" dedi dostum, "Bundan sonra sırada kimin bulunduğunu mutlaka tespit etmişsindir..." Benim anlamadan baktığımı görünce, zuladan çıkardığı gazete kupürlerini yüzüme tutarak, kendi teorisini açtı. Kupürlerin birinde, gruba mensup gazetelerden birinin, "Bizim banka her geçen gün biraz daha devleşiyor" haberi vardı. Bir diğeri, farklı bir gazetede yer alan, "2001 bizim grubun yılı olacak" başlıklı habere ait kupürdü. Dostum, "Şuna bir göz at" dedi o günün gazetelerinden birini göstererek... Gazete grubun bankasını öven gereksiz bir haber yapmıştı... Bu akıl yürütmenin doğru olup olmadığını bilmiyorum; ancak bildiğim, geçmişte devleti arkasına alarak palazlanmış 'güçlü' grupların, şu sıralarda, olağanüstü tedirgin oldukları. Yeni çıkan 'Etekli demokrasi' (Bilgi Yayınevi) kitabını okuyanlar, Cüneyt Arcayürek'in geceyarısı diyalogu yaptığı politikacıların, gazeteler ve belli başlı gazeteciler ile ilgili 'gerçek' düşüncelerini öğrenince şaşırıyorlar. Çok yakın bilindiği birinden 'mikrop' diye söz ediyor Süleyman Demirel sözgelimi; şimdilerde bile görüştüğü bir başka meslektaş için, 'geri zekâlı' demiyor da, "O kadar çene yordum, hiçbir şey anlamadı" diyor... Hüsamettin Cindoruk'tan Köksal Toptan'a, Cavit Çağlar'a kadar her politikacı, "Gazeteler iktidardan otlanıyor; yayınlarının sebebi bu" diyorlar açık açık... Bir ara, hemen her gazete, kendisine bir 'medya center' veya 'medya towers' yaptırma derdine düşmüştü. Bir jüri görevi için o büyük binalardan birine gittiğimde, gördüğüm ihtişam karşısında gözümün kamaştığını hâlâ hatırlarım. Jüri olarak toplandığımız salonu, herhalde daha iyi anlayayım diye, 'executive lounge' diye tanıtmıştı mihmandarım. Dünyanın öndegelen gazetelerinin binalarını görmüş biri olarak söylüyorum: Bizdeki pek çok gazete binasının bir eşi dünyanın başka ülkelerindeki gazetelerde yok. Yok, çünkü oralarda, bizdeki gibi avanta sistemi yok. Çok çok önceleri, gazeteler, 'tahsisli kâğıt' ve 'resmi ilân' yoluyla desteklenirlerdi; sonra "Basına kıyağa karşıyız" diyen iktidarlar işbaşına geldi ve işin şekli değişti. O gün bugündür ulufe 'teşvik' adı altında dağıtılıyor... Görkemli binalar 'teşvik' ile mi yapılmıştır, bilmiyorum. Bildiğim bir şey, bizde uygulanan 'teşvik' sisteminin vurguna müsait oluşudur. Diyelim, "Matbaacılık ve basın sektörüne teşvik yapılsın" kararına vardı hükümet; o andan itibaren, cepten pek az para harcayarak, gıcır gıcır makinalarla dev binalar sahibi olmanın yolu açılır; tabii, yanında gözü açık danışmanlar taşıyan ve yöneticileri iş tâkibi yapmaktan yüksünmeyen gruplar için... Değerli bir meslektaş 'temsilcilik' görevinden ayrılmak zorunda kaldığında, hepimiz, bir büyük gazeteye temsilci olmasını bekledik onun. Olmadı. Nedenini araştırdığımda, bir gazete yöneticisi, "Temsilci dediğin grubun her türlü işiyle ilgilenir, o ise sinâmekinin teki; zor durumda olan gazetesi kendisinden küçük bir şey istemiş; 'Kusura bakmayın, ben temsilciyim iş tâkipçisi değil' diye reddetmiş" açıklamasını getirdi. Gazete yöneticisi temsilciye böyle bakarsa, bunu bilen, iş tâkibine muhatap olan politikacının, temsilciden, 'mikrop' diye söz etmesini neden garip karşılayalım ki? Bir zamanlar özel sektörde de görev yaptığım ve bizim şirketin teşvike işi düştüğü için biliyorum; sistemi düzgün kullanan firmalar olduğu gibi, güçlü olduğuna inanıyorsa, o gücü sistemi yamultmak amacıyla suistimal edenler de çıkabiliyor. Son zamanlarda 'naylon fatura' karşıtı operasyonlar yapılıyor ya; ben o kavramı ilk kez 'teşvik' sözcüğünü yeni duyduğumda öğrenmiştim. Biri, kulağıma, "Yüzde 50 yatırım indirimi teşviki alır, harcadığının bir misli fatura bulabilirsen, o teşvikle sahip olduğun her şeyi bedavaya mâl edersin" diye fısıldamıştı... Bazı yatırımlardaki lüks ve şatafat, ancak, 'bedava' sözcüğüyle kendisini mâkul hale sokuyor çünkü... Önceki akşam, televizyonlar arasında gezinirken, bir kanalda karşıma çıkan RTÜK başkanı Nuri Kayış, 14 milyon satan Asahi Shimbun adlı Japon gazetesinden söz ediyordu, bizdeki medya yapısının çarpıklığına işaret etmek için... Japonya'nın en çok satan gazetesinin başka herhangi bir ekonomik alanla ilişkisi yokmuş; sadece bir senfoni orkestrasıyla bir de rugby takımı varmış... Dünyanın hemen her ülkesi ile bizdeki durum müthiş bir tezat teşkil ediyor... Bu da beni, "Bundan sonra sıra kimde?" sorusunu yönelten dostumun işaret etmeye çalıştığı gerçeğe götürüyor. Bir zamanlar, palazlanmak için varlığı yeten medya, şimdilerde gelişen olaylar karşısında, fazla bir işe yaramıyor. "Bizimki en büyük banka", ya da "21. yüzyıl bizim" tarzında haberler yapılan gazeteleri bulunan gruplar kendilerini en kötü âkıbete düçar olmaktan kurtaramıyorlar. Başkalarının başına gelen, biraz gecikmeli de olsa, onların da başına geliyor... Bakalım, bundan sonra sıra kimde? Dostumun tahminine dayanak yaptığı gazete kupürünü gördüğüm için, ona göre cevabın ne olduğunu ben biliyorum. Bakalım tahmini doğru çıkacak mı? Açıklama: Hürriyet yönetmeni Ertuğrul Özkök, 'bir başka erkek arkadaş' diye andığı, sevgililer gününü Ankara'da beraber geçirdikleri kişinin, Sabah yöneticilerinden Zafer Mutlu olmadığını bildirdi. Duyururum. TK.
tkivanc@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar | Spor | Bilişim |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|