|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Aziz Nesin, "Üç darbede demokrat oldu, bir darbe daha görürse gideceği yer komünizmdir..." demişti. Komünist olamadı ama, süreç içinde iyi bir statüko savunucusu haline geldi. Kimden sözediyorum? Elbette Süleyman Demirel'den. Şimdi sorumluluktan azade, emekliliğin keyfini sürüyor ve aklına estikçe kriz uyarıları yapıyor. Dün bir gazetede çıken sözleri, yönetici sınıfın uykularını kaçıracak cinsteydi: "Türkiye yanıyor. Ahali infial içinde; hükümete, partilere, parlamentoya öfke kusuyor. Sosyal patlama yakındır. Herşey adeta kan revan. Bu hükümet iyi yönetemiyor. Bırakın iyi yönetmeyi, bu beceriksizler dereyi geçemediler ve boğuldular. Yaşadığımız kriz üç ayaklıdır. Şimdi mali krizi yaşıyoruz. Çok değil, bir iki aya bu kriz reel sektörü tamamen çökertecek ve ondan sonra, yani üçüncü aşamada sosyal patlama olacak. Bunu sadece ben söylüyor değilim, işte MGK'nın son toplantısı ortada. Uyarıyorum..." Peki, çözüm? "Çözüm seçimdir. Çünkü seçim güvendir, temizlenmedir, rüzgar ve yeni havadır. Seçim olmadan bu olumsuz havayı dağıtmak mümkün değil." Seçim, tamam da, hangi partiyle, hangi siyasetle, hangi araçla? Daha da önemlisi, hangi moralle? Zatıdevletlilerinin de "yaratıcı katkılarını esirgemediği" 28 Şubat süreciyle siyaset alanı daraltıldı, siyasi partilerin üzerinde varolabilecekleri meşru bir zemin kalmadı ki, Türkiye'nin hangi sorununa hangi siyasi kadrolar çözüm üretebilsin? Ankara canibinden de seçim sesleri yükseliyor. Eylül'de yapılacak seçimler, Türk siyasetinde özlenen kan değişikliğini, dolayısıyla özlenen siyasî ve ekonomik istikrarı sağlayabilirmiş! Ne farkeder yahu, seçimler göstermelik, TBMM dekoratif, icra heyeti işlevsiz olduktan sonra! Türkiye'de seçimler, halkı yönetime katmak, dolayısıyla sorunları çözmek ihtiyacına binaen değil, "aydınlar ve bürokratlar kastı"nın "cahil", "eğitimsiz", "geri" bulduğu yığınları "devlete yaklaştırmamak" âli maksadıyla yapılır. Attila İlhan'ın da dediği gibi, "Halk, serbest iradesini açıklayabildiği her seçimde 'devlet kastı' aleyhine oy vermiş, onun, kendi adına iktidar olmasından yana olmadığını belirtmiştir. 'Devletin yüksek çıkarları, kayıt ve şartı' bu 'serbest irade'yi her defasında kısıtlamıştır." Millî Güvenlik Siyaset Belgesi, 28 Şubat sürecinde, görece de olsa "özerk" kalabilmiş TBMM'nin var olan yetkilerini elinden aldı. Aynı şerait, ufuktaki parlamento için de geçerli... Yasalar, (MGK, siyaset kurumu üzerindeki ağırlığını ve etkinliğini sürdürmeye devam ettiği sürece) mezkûr belgede öngörülen esaslar çerçevesinde ele alınabilecek, hiçbir yasa tasarısı "Millî Güvenlik Siyaset Belgesi"nin dikte ettiği görüşlere aykırı olamayacak. "Oysa", diyordu yazar, "Mustafa Kemal, 1922'de Cumhuriyet iktidarını, bakın nasıl görüyordu: Teşkilat baştanbaşa halk teşkilatı olacaktır. Umumi idareyi halkın eline vereceğiz. Bu camiada hak sahibi olmak, herkesin bir iş görmesi esasına dayanacaktır. Millet hak sahibi olmak için çalışacaktır." Ve ekliyordu: "Uygulamada ise, hep biliyoruz, milletvekili seçimleri bile doğrudan yapılmamış, araya 'müntehib-i sâniler' sokulmuştur. Asker ve sivil bürokratlar, aydınları da aralarına alıp nüfuzlu bir kast oluşturmuş, halkın adı sadece iktidardaki 'tek parti'nin adında bir kelime olarak kalmıştır." Çare, demek ki, sadece seçim de değil. Çare nedir? Çare, milyonlarca kez yazıldığı, milyonlarca kez yazılacağı gibi "devleti demokratikleştirmek" ama... Bu kafayla, bu malzemeyle zor.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |