|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
"Tarihsizlik" gerçekten de büyük bir belâ! "Belâ" değil sadece, hatta ilahî bir cezâ! Kendisini kaybedenlere, kendisinden vazgeçenlere verilmiş bir cezâ hem de! Yitim... belleğin yitimi... zamanın yitimi... ben'in, benliğin yitimi... kısacası kendisizlik... şuursuzluk... iradesizlik... idealsizlik... şahsiyetsizlik... haysiyetsizlik... Tarihimizin uzak devreleri hadi bir yana, yakın tarihi bilmemek bile ne büyük bir (k)ayıp! Güya okullarda "İnkilâb" dersleri okutuluyor... İnkilâb dersleri adına ne okutturuluyor? Açıp bakınız bakalım işe yarar ne göreceksiniz? İşte öylesine gelişigüzel ezberlettirilen birkaç tarih... birkaç muharebe kaydı... birkaç beylik laf... birkaç bayatlamış slogan... ruhsuz, heyecansız, -ne yalan söyleyeyim- çoğunluk anlamsız birkaç bilgi kırıntısı... vs. Misak-ı Millî'nin bile ne olduğunu bilmeyen koca koca üniversite öğrencileri yetişiyor bu ülkede de kimse hicab duymuyor. Kuva-yı Milliye veya Mücadele-i Milliye ya da İstiklâl-i Tam benzeri terkibler ne yazık ki artık sırf terkib olmak haysiyetiyle bir mânâ ifade etmiyor gençlerimizin zihinlerinde... "Yakın tarih" neredeyse içine girilmesi yasak garip bir müze... alimleri, edib ve muharrirleri, şâirleri -olmayan değil- bilinmeyen, bilinmek ve tanınmak istenmeyen bir müze... Muhalifleri de var tabiatıyla, şakşakçıları da, orta yolcuları da... Nice kıymetin gömülü olduğu bir mezarlık halinde... Dolaşması zor... anlaşılması zor... anlatılması zor... Hâsılı devri de zor, seyri de zor! Evvelemirde dil engeli var... Daha dün yazılmış eserler bile ne yazık ki artık okurlarına bir mânâ ifade etmez, edemez hâle gelmiş... Sadece dil mi? O dilin içinden çıktığı kültür de bilinmiyor... Üsküdar'da üç cami ismi saymaktan aciz gençlerin tarihleriyle irtibat kuramamalarının nedeni, sadece kendi dillerini bilmemeleri, sadece kendi kültürlerini tanımamaları değil hiç kuşkusuz... Bilmeyi, tanımayı gerektirecek birşeylerin vukû bulmuş olduğuna da inanmıyorlar ki! Sözgelimi, Elmalılı merhûmun o muazzam Tefsirini ya da Babanzâde'nin o muhalled Buharî Şerhini okumaya, anlamaya çalışan bir genç eli boş döndüğünde o menbâlardan, Osmanlıcası yetersiz (!) olduğu için anlayamadığını varsayıyor; biraz gayretle Osmanlıca öğrense, biraz kelime haznesini zenginleştirse sorunun ortadan kalkacağını düşünüp düşündüğü gibi de yapıyor ama vâ esefâ ki sonuç yine değişmiyor. Hâl böyle olunca, meselâ Ahmed Cevdet Paşa'nın Mi'yar-ı Sedad'ının veya Belağât-ı Osmaniye'sinin semtine bile uğramıyor, uğramak istemiyor kimse. Tezâkir de, Ma'ruzât da ister istemez -sözümona- uzmanların arasıra adlarından sözettikleri karanlık dehlizler vasfına bürünüyor. Tarih-i Cevdet'in sayfaları arasında kalmaya mahkûm edilen ve bugün için muhakkak istifade etmemiz lâzım gelen o muhteşem siyasî yorumlar ve değerlendirmeler, ehemmiyetine ancak bir Alman akademisyen dikkat çektiğinde kıymet kazanabiliyor; doğrusunu söylemek gerekirse aslında o zaman dahî bir kıymet kazanamıyor! Filibeli'nin A'mak-ı Hayal'ini aslından okumak, değil gençler için, yetişkinler için dahî hayal olmuş iken, hangi edebiyattan, hangi tarihten, hangi kültürden sözedebilir, hangi geleceği nasıl ve ne hakla hayal edebiliriz ki?!? Üniversite hocaları içinde Mustafa Kemal Atatürk'ün Nutuk'unu aslından okuyup anlayacak adam sayısının bile bir elin parmaklarını geçmeyeceğini söylemek laf oyunu ya da "yazarlık numarası" (!) olarak anlaşılacak bunu biliyorum ama yine de meselenin ehemmiyetine işaret etmek bakımından bu kadarını bile söylemek durumunda kalıyorum. Hedef göstermeden biteviye başkalarını suçladığım, uluorta etrafı techîl ettiğim düşünülmesin; bilakis bütün bu sözleri biraz değil, çokluk kendi nefsimi de kasdederek söylüyorum. Niçin sözü dolandırayım, sahte bir tevazû maskesiyle itirafta filan bulunmuyorum, düpedüz tarihten, tarihimden, tarihimizden bu kadar uzak, bu kadar mesafeli bırakıldığım için, bırakıldığımız için habire kendi kendime hayıflanıp duruyorum. Daha geçen hafta elime bir kitap geçti... Öyle dikkati çekecek bir kitap da değil... görünüş itibariyle sıradan, basit bir biyografi... ilk anda, benzerine her yerde rastlayabileceğinizi sanacağınız türden bir kitap... Kapağında yazılı başlık şöyle: "Yanardağ Şairimiz Halil Nihad Boztepe". Yazarı Kemaleddin Şenocak... Basım yeri ve tarihi: İstanbul, Ağustos 1989. Bu kitabı herhangibir kitapçıda görseydim, muhtemelen satın almayı düşünmezdim. Her kitapsever gibi cebimdeki birkaç kuruşu, ister istemez daha ehemmiyetli görünen, tabiatıyla kendi ilgi sahama giren kitaplara sarfetmeyi tercih ederdim. Gerçi bir başkası tavsiye etseydi, dikkatimi çekseydi, herhalde duyarsız kalmaz, belki o takdirde bir tane temin eder okurdum. Ne var ki o kadar talihli de değilmişim ki bugüne kadar ne tavsiye eden oldu, ne de dikkatimi çeken... Her neyse... En nihayet, bu mühim eser bizzât muhterem müellifinin bir tuhfesi olmak itibariyle daha geçen hafta elime geçiverdi. Ben de nezaketen (!) hemen okuyup bitirdim. VE bir kez daha anladım ki "tarihsizlik" sadece bir büyük belâ değilmiş, aynı zamanda ilahî bir cezaymış.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |