|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Cumhuriyet nedir? Cumhuriyet, halkın kendi kendisini yönetebildiği "hürriyetçi" bir sistemdir. Böyle anlatırlardı... "Yurttaşlık Bilgisi" kitaplarında da benzeri tanımlar yer alırdı. Cumhuriyet düşüncesini idealize eden resmî Türk aydını, "Cumhuriyet"le ne murat edildiğini, daha doğrusu ne anlamamız gerektiğini şu veciz cümleyle açıklıyor: "Cumhuriyet monarşi değildir..." *** İki yıl kadar önce, Avustralya'da ilginç bir referandum yapıldı: Cumhuriyete mi geçelim, yoksa krallıkla bir süre daha idare mi edelim? Avustralya, bildiğiniz gibi, İngiliz Birleşik Krallığı'nın bir üyesi. Diğer anlamıyla bir sömürge. Bu sömürge ülkede, kişi başına düşen millî gelir, Türkiye gibi kimi bağımsız ülkelerin fevkinde. Gelişmişlik düzeyi de öyle... Avustralya, ayıptır söylemesi, hem sanayide, hem tarımsal üretimde bazı bağımsız cumhuriyetlerin "epeyce" ilerisinde. Tabii Avustralya aynı zamanda bir "hukuk devleti"; demokraside de oldukça ileri bir noktada. Orada öyle önüne gelen savcı, sırf canı istediği, ya da nefsini köreltmek için gazeteci ve yazar derdest edemez. Öyle işkencedir, kötü muameledir, öğrenci joplamaktır, parti kapatmaktır, dernek müsadere etmektir bulamazsınız... Avustralya'da bürokratlar da var kuşkusuz. Bu bürokratlar, oturup "düşman" tanımı yapmaz, büyük oranda Avustralya'nın dokusunu teşkil eden insanları "kıro", "gelişmemiş", "cahil oy çoğunluğunun temsilcileri" ilan etmez, "irade-i milliye"nin tecellisi tehlikesine (!) karşı "topyekün savaş" stratejileri üretmez. Güvenlik birimleri de var Avustralya'da. Bu birimler, ülkenin güvenliğini ilgilendiren konularda görüş izhar eder. Parlamento, yahut yürütme kurulu bu görüşleri ciddi bulursa değerlendirmeye alır; yasama organı da, dilerse ve uygun bulursa gerekli yasal düzenlemeleri yapar. Ayrıca Avustralya'da devletin üzerinde tasarruf hakkı bulunduğu resmî bir "din" de bulamazsınız; dinlerini nasıl yaşayacaklarına, kimliklerini nasıl izhar edeceklerine, aidiyetlerini nasıl kullanacaklarına insanlar karar verir. Devletin görevi, kamu sahasında çeşitliliği sağlamak, çeşitliliği güvence altına almaktır. Tuhaftır, Avustralya'da aydınlar meşruti monarşiyle yönetilmekten kaynaklanan bir kompleks, bir aşağılık duygusu içinde değildir... Örneğin, o aydınların gündeminde, yine sömürge olmaktan kaynaklanan bir Sevr korkusu, bir Sevr paranoyası yoktur. Hiçbir aydında bütün dünyanın Avustralya'yı yıkmak için elbirliği ettiğine dair bir "kuşku"ya rastlayamazsınız. Avustralya'da kamu işlerin itedvire memur bol miktarda görevli vardır. Hiçbir "görevli" Avustralya parlamentosunu gereksiz, temsil mekanizmasını "zaid" addetmez. Hiçbir kamu görevlisi, seçilmiş Başbakan'ın huzuruna çıkıp, "Faşist İtalya'dan bazı baskıcı yasalar ithal etmezseniz ordu darbe yapacak, ona göre!" deme küstahlığında bulunmaz. Gazeteciler de vardır orada; medya mensupları... Hiçbiri bir "izm" ve "ideoloji" adına ağzını bozmaz mesela; kendisi gibi düşünmeyen bir meslektaşı hakkında "komplo" kurmaz, tezvir yapmaz... Dahası, kendisi gibi kamu görevi yapan gazeteci arkadaşını savcılıklarda, DGM'lerde süründürmez. Sahi, Avustralya'da vatandaşa karşı devleti koruyan DGM'ler de yoktu, öyle ya... Neden hiçbir Avustralyalı yöneticinin aklına bu türden bir "ihtisas mahkemesi" (!) kurmak gelmez, gelmemiştir? O da bir şey mi? Avustralya'da devlet içinde yuvalanmış suç örgütleri de bulamazsınız. Hele, devletten aldığı teşvikle bir kamu bankasını ucuza kapatan, sonra da satın aldığı bankanın içini boşaltıp yan gelip yatan işadamlarının izine hiç rastlayamazsınız. Katilleri, haraççıları, soyguncuları, "irtikap"la idame-i hayat eyleyenleri korumak, onları "vatansever" sıfatıyla taltif etmek türünden cinlikler de hiç kimsenin aklına gelmez. Vatan için kurşun yiyenle, vatan için kurşun sıkan asla bir değildir Avustralya'da. Avustralya bir yarı-sömürge. Monarşiyle yönetiliyor. Halk, henüz cumhuriyetin nimetlerini keşfedebilmiş değil. Avustralya halkına sordular: Bazı bağımsız ülkeler gibi cumhuriyet'le mi yönetilelim, yoksa bir süre daha bu sistemin nimetlerinden azade mi kalalım? Zavallı Avustralya halkı sandık başına giderek cumhuriyeti reddetti. *** Geçenlerde bir televizyon kanalında Sina Akşin adlı yaşını başını almış bir akademisyenden "cumhuriyetin bize kazandırdıkları"nı dinledim. Cumhuriyetle birlikte ülkemizde "ortaçağa" son verilmiş, çağdaş aydınlanma süreci başlamış. Sina Bey "başlatılmış" diyordu. Gel gör ki, Avrupalı ulusların 1500'lü yıllarda yaşadığı ortaçağla, kahraman ve seciyesi yüksek ulusumuz ancak yirminci asrın hüküm sürdüğü 1900'lü yıllarda müşerref olabiliyor. Avrupalı uluslar ortaçağa son vermek ve Rönesans reformlarını bihakkın hayata geçirebilmek için ikiyüz yıl süren bir kıyım, kırım, kıtlık ve savaş sürecinden geçti. Çok kan döküldü. Çok acılar çekildi. Ama kahraman ve aynı oranda seciyesi yüksek ulusumuz, hiç zahmet çekmeden, hiçbir acıya garkolmadan, tabir caizse hiçbir masraf yapmadan bir gecede ortaçağdan çıkıp çağdaş uygarlık düzeyine ulaştı. Nasıl oldu bu? "Radikal cumhuriyetçilerin sayesinde" diyor Akşin. Evet, Avrupa ortaçağında insanlık çekilebilecek en büyük acıları çekmişti ama süreç de sonunda "hapyy and"le noktalanmıştı. Sina Bey'in "Türkiye'nin ortaçağı" addettiği 1900'lü yıllarda, Hareket Ordusu'nun engelleyici katkılarına rağmen, ikinci meşrutiyet ilan edilmiş ve Sultan Abdülhamid'in 33 yıl düşe kalka yürüttüğü Başkanlık sistemi'nden çok partili parlamenter sisteme geçilmişti. Prof. Çağlar Keyder'e göre, 1908'in özgürlükler ortamı, cumhuriyet rejimine göre daha ileri bir seviyedeydi. Meşruti monarşi, 1908'de yürürlüğe girmiş, birden fazla parti "böylece" örgütlenme imkanı bulabilmişti. Temsil mekanizması ise, kültürel aidiyetler gözetilerek oluşturulmuştu. Şimdi kalkıp "monarşi istiyorum" desem, Nuh'un Ankara savcısı yakama yapışacak. Elbette, monarşi istemiyorum. Çünkü monarşiye karşıyım. Ama demokratik olmayan bir cumhuriyeti de, açıkçası, kazımıyorum. Cumhuriyete anlam katacak olan, onu "demokrasi"yle taçlandırmaktır.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |