|
|
|
|
Dönem, spor haberlerini haber spikerlerinin okuduğu dönem. 1970'li yılların ilk yarısının sonlarına kadar süren, sonunda anlatacağım olayla değişen ve bugüne kadar gelen bir alışkanlığın başlangıç gecesi. Bugün spor haberlerini ana haberin ardından bir spor spikeri okuyorsa bunu rahmetli Zafer Celasun'a borçluyuz. Her bir tonlamanın saatlerce tartışıldığı, kalıpların dışına çıkabilmenin hemen hemen imkânsız olduğu bir yayıncılık anlayışının sonlarındayız. Sözcükler karneyle kullanılıyor. Karartma geceleri kadar karanlık ve umuda uzak yayın yapıyoruz. İstibdat dönemi gibi kitabi kuralların geçerli olduğu ve asla tartışılmadığı bir dönemin sonunu anlatmak için, 3-5 yıl ileriye giderek bir örnek vermeliyim. Vereceğim örnek katı kuralların esnediği, daha hoşgörülü bir dönemin başladığı döneme ait bir örnektir. Varın gerisini düşünün... Yıl 1979... A Milli Futbol Takımımız berbat bir dönem geçiriyor. İç saha maçlarında bile galibiyet anlatamayan biz spikerler, sıkıntıdan ölüyor ve bir pozisyoncuk için bile, Viyana'yı düşürmüş tavırlara giriyoruz. 19 Mayıs Stadı ve Ankara... Türkiye, milli maç oynuyor. Golcümüz ve santrforumuz ise dönemin Trabzonsporu'nun asi ve hareketli golcüsü Tuncay. Sonradan bir ara Galatasaray formasını da giydi. O gün için tek umudumuz Tuncay. Ben maçı; tek, yorumcusuz ve televizyona anlatıyorum. Naklen maç yayınlandığında sokaklarda insan görülmeyen, herkesin bir ekran bulup başına çöktüğü dönemden söz ediyorum. 79 dakika golsüz giden oyunda birden parladı Tuncay. Önüne bırakıldı top. Ortadan kopmuş, hafif d ağınık ama bir başına geliyor Tuncay. İki yandan iki defans adamı üstüne saldırırken o ceza alanı yayına geldi. Kaleci de çıkmış kaleden ve bir güzel yığılmak üzere üstüne. Ya atacak Tuncay, ya da bir daha kahrolacağız. Benim anlatımım ise şu: "Tuncay... Tuncay gidiyor. Haydi Tuncay... Gol pozisyonu bu... Bu olsun Tuncay.. Hadi Tuncay..." Maç bitti. TRT Genel Müdürlük binasına döndüğümde elle tutulur bir matem havası sezdim. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Bana "zavallı insan" gözüyle bakan arkadaşlarım, nereye sürgün gideceğimin hesabıın yapıyorlardı. "En iyisi 6 ay Diyarbakır Bölge Radyosu olur", diyenler çoğunluktaydı. Efendim, birisi TRT yönetimine ihbar etmiş. Ben milli formayı giymiş oyuncuya "Tuh olsun" nasıl dermişim. Telefon açaın önemli bir devlet büyüğü olduğu için ben yanmıştım. "Demedim," dedim, "Demişsin," dediler... Önemli devlet büyüğünden iyi bilecek halim yoktu ya... Tam 1 ay ekrandan ve mikrofondan uzaklaştırıldım, yönetim kuruluna çağırılıp ifadem alındı, 2 kez savunma yazdım ve kimseyi inandıramadım. sonunda, BBC santralına telefon açıp en ideal İngilizcenin konuşulduğu BBC'nin santral memuresi İngiliz kıza "Du yu şpik ingliş" diyen ve "A little" cevabını "okey" olarak algılayan ama gelmiş geçmiş en büyük ses bandı cambazı olan İbrahim Coşkun maç bandını süper aletlerden geçirip "Tuh olsun" değil, "Bu olsun" dediğimi kanıtladı da tayinim çıkmadan kurtuldum. Bu dönem şartların esnediği, kuralların hoşgörüyle işlediği bir dönemdi!.. Benim anlatacağım olay ise bu esnek dönemden daha öncesindeki biraz daha katı döneme ait. Yayının bir yerinde "Yaratık" dediniz mi sizi E.T.'ye çeviriverirlerdi alimallah!.. "Mahlûk" diyeceksiniz ille de. Oysa "mahlûk", "halk edilmiş olan" anlamına geliyor, arada küçük bir fark var "yaratık" ile. Biri yaratılmış olanı kastediyor diğeri ise tuhaflığı hatta canavarı vurguluyor. Anlatıyoruz, ama kendi kendimize. Sıkıysa kullanın bakalım. Onu bırakın "doğa" yasak. "Olanak" ise üç aydan başlıyor. "Olası" gibi bir kelimeyi kullanan bir Ecevit var ama onun konuşmasından bile bu kelimeyi montaj marifetiyhle atmak isteyenlerin dünyasındayım... Bugünün yayıncılığını o günlerde anlamayı bırakın, düşünmek bile mümkün değil. Bu "ütopya"ya Jules Verne bile yetişemezdi. "Sakızını balon yapmak üzereyken yayına çıkmış ve eğitimini yurt dışında yapmış görüntülü" kızlarlı bir televizyonu Aziz Nesin bile halay edemezdi... 1970'lerin başlarında rahmetli Zafer Celasun hoca, sp0or haberlerinde neler olduğunu öğrenmek üzere spor servisinde oturuyordu. Mesleğine saygısız üst düzeyde ve bilgisi de zirvede olmasına rağmen, okuyacağı haberi çok öjnceden yaşamak istiyordu. Spora az olan ilgisine rağmen haberin birkaç saat öncesinde "Haberden Haberdar" olmak onun işiydi. Mesleğiydi... İlk çaylar içilip, yayıncılığın geldiği nokta biraz tartışılıp, hocaya iki de anekdot anlattırdıktan sonra açık deniz yat yarışlarının ilk üç yatının belirleneceğini ve Çeşme etabı klasmanının ikinci haber olduğunu açıkladım. Görüntüleri izlemesine gerek olmadığını ve zaten bütün yatların birbirine benzediğini söyledi. Altılısı da beşte kalmıştı o gün zaten. Haberin taslağını birlikte değerlendirdik ve düzelttik. "Prompter" icat edilip mertlik henüz bozulmadığı için 28 daktilo sayfasını alır ve kâğıttan okumazmış gibi kâğıttan okurdu!.. Akşam ana haber bültenini bir saatten fazla süren çok uzun metinler sonunda hatasız bitiren Zafer Celasun, ikinci spor haberine gelip anonsu şöyle yapmaz mı?.. "Sayın seyirciler bugün ikinci etabı tamamlanan ve Çeşme limanında son bulan açık deniz at yarışlarının..." Kıyamet koptu tabii... Zaten o sıralarda yeni başlamış olan bir uygulamadan da muzdaripti. Bugünkü adıyla "ara transfer" uygulamaları yeni başlamıştı. O zamanlar da ara transfer sadece kasım ayıyla sınırlı olduğu için "kasım transferi" derdik. Kiralık demek görgüsüzlük olduğundan olsa gerek. Zafer Baba ise her önüne geldiğinde "kasım transferinde atağa geçen Fenerbahçe..." diye başlayan cümleyi sürekli düzeltir ve şöyle okurdu: "Kasım'ın transferi için atağa geçen Fenerbahçe..." O sıralarda da Koca Türkiye liginde Kasım isminde bir tek futbolcu bile yok. Ama "Zafer Baba" iki bültende bir, Kasım'ı bir yerlere transfer ediyor, "Kasım trasferi" deyiminin yerini "ara transfer" deyimine bırakması da zorunlu olarak ilkini bültenlere yazmaktan kaçınmamızdan ve yerine karşıtını uzun süre arayıp "ara transfer"i icat etmemizdendir. Ne demişler... "İcat hacettendir." "Açık deniz at yarışlarının" ertesi günü daha erken geldi rahmetli Zafer Celasun... "Çocuklar bu geceki spor haberleri müthiş olacak. Dün geceki haltı temizlemeliyiz, tamam mı?..." "Tamam," dedik hep bir ağızdan... "Neler var," dedi... "Birinci haber" dedim sindire sindire; "Bal-kan-Yüz-me Şam-pi-yo-na-sı ilk gün so-nuç-la-rı" hocam. Tam iki kere prova yaptı usta. Sonra da yayına girmeden önce spor haber bültenini bir daha istedi ve tekrar redakte etti. Haber metni aynen şöyleydi: "Bugün sona eren Balkan Yüzme Şampiyonası'nda Türk sporcular dereceye giremedi. Gündüz elemelerinde yarışan tek Türk sporcusu 100 metre serbest elemelerinde beşinci olarak elendi. Akşam yapılan finallerde ise tam 4 Balkan, bir de Avrupa rekoru çıktı. Dereceler şöyle: 100 metre serbest. Birinci bla bla bla, ikinci bla bla bla, üçüncü ise bla bla bla. 200 metre sırtüstünde ise birinciliği Romen yüzücü kazandı. Derecesi bla bla, ikinci bla bla bla, üçüncü bla bla bla." Haber buraya kadar mükemmel gidiyordu. Tonlama ve artikülasyon hatasız, isimler tam doğru, dereceler eksiksiz veriliyordu. Tempo ise tartışmasız mükemmeldi. Sonra sıra son cümleye geldi. O hain cümle şöyle yazılmıştı; "Gecenin ve finallerin son yarışında 400 metre erkekler karışıkta ise bir Avrupa rekoru çıktı." Bu cümleyi Zafer Celasun anında redakte ederek, böyle okumaz mı?.. "Gecenin ve finallerin son yarışında 400 metre karışık erkeklerde"... "Erkekler karışık" ile "karışık erkekler" farkının doğurduğu sonuç üzerine o gün bu gündür ana haberin ardından bir spor spikeri çıktı ekrana. Bugünün spor sunuculuğunu hariç, maç spikerliği hariç, spor haber spikerliğini o geceye borçluyuz.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |