|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Geçtiğimiz aylarda, Denver Universitesi'nde uluslararası ilişkiler dersi veren David G. Fisher, az sayıda katılımcının bulunduğu bir yuvarlak masa toplantısında, ABD'nin Ortadoğu politikasını anlatırken, çoğumuzun dikkatinden kaçan bir ayrıntının altını çiziyordu: "Baba Bush İran'a karşı Saddam'ı desteklerken, sanki 5 bin Kürdün katliamından habersiz gibi davrandı. Ama şartlar değişti, birden Irak'ta insan hakları ihlallerini hatırlayıverdi. Afganistan'da Taliban'a destek veren ABD'ye başkan seçilen oğul Bush ise, birden Afganistan'da kadın hakları gibi bir sorunun varlığını keşfederek kadınları kurtarmak için bomba yağdırmaya başladı." İlginç olan husus ise Taliban elinde ezilen Afgan kadınlarını kurtarmak misyonuyla kamuoyu desteğini almak isteyen ABD ve en büyük müttefiki ingiltere'nin ilk kaybı yine bir kadın oldu. Savaşın ilk günlerinde Pakistan sınırından vizesiz Afganistan'a giren İngiliz gazeteci Yvonne Ridley, Taliban tarafından tutuklanmış, tüm dünyanın gözü önünde işkence ile idam edilmesi dört gözle beklenir olmuştu. Hatta gazeteci bayanın İsrail-Mossat baglantısı (icat edilerek) basına sızdırılarak Taliban yöneticileri provake edilmek istenmişti. Ridley'in ilginç Taliban deneyimini burada yazmış, çarpıcı gözlemlerini aktarmıştım. Sonunçta Ridley ne işkence görmüştü, ne de Taliban yönetiminden nefretle bahseden ifadeler kullanmıştı daha sonra yazdığı kitabında. Hatta kendisinin kibirli ve ön yargılı bir batılı kadın tavrıyla Taliban askerlerine hakaret etmesine rağmen, onların bir kadın olarak kendisine karşı tutumlarından etkilenmiş, medyaya yansıtıldığı gibi kadın olduğu için aşağılanmadığını, hatta saygı gördüğünü yazmıştı. Ridley daha sonra İslamı inceleyecek ve Müslüman olacaktır. Özgürlük savaşcısı Bush'un çelişkisi bir gazetecinin din değiştirmesiyle sınırlı değil. Yaman çelişki ABD yönetiminin Afganistan operasyonunun başından beri işlemekte olduğu daha büyük çapta bir insanlık suçunun artık gizlenemez boyutlara ulaşmış olasıdır.
Bir Dost/um klasiği
Amerikan siyaseti ile bu siyaseti yürütürken kullandığı retorik ve meşrulaştırıcı argümanlar çoğunlukla çelişiyor. ABD'nin Afganistan'da işbirliği yaptığı komutanlardan biri de Raşid Dostum'un Saddam'ı aratmayacak kadar büyük katliamlara imza attığı artık Amerikan basını tarafından da seslendirilmeye başlandı. Çünkü işlediği cinayetler gerçekten uzun süre saklanacak türden olmadığı zaman geçtikçe daha iyi anlaşılıyor. Her ne kadar Dostum'un Sovyet işgali sonrasında Komünist yönetim adına binlerce cinayet işlediği biliniyor olsa da, bir süre için unutulmasında bir mahzur görülmemişti. Daha sonra Rus işgalinin sona ermesiyle birlikte saf değiştirmiş, güç dengesi içinde kendine bir yer edinerek günahlarını bir tür affettirmişti(!). Kuzeydeki Özbek nüfus üzerinde otorite kurarak bir tür Özbekçilik yaptı ve Özbekler adına uluslararası arenada güç edinmenin yollarını aradı. Meslekten asker bile olmayan Dostum'un isminin başına getirdiği general takısı ile de bir alakası olmadı hiçbir zaman. Çünkü hiçbir ilke ve kural onun için bağlayıcı olamazdı; gerektiğinde binlerce insanı gözünü kırpmadan ortadan kaldıracak yapıda biri olduğunu Rus işgali döneminde de daha sonraki dönemde de gösterdi. Bir zamanlar komünistler adına mücahidleri katleden Dostum, şimdiler de Amerika adına insan kasaplığını sürdürüyor. Newsweek dergisinin son sayısında Dostum'un katlettiği Taliban esirlerine ait toplu mezarın ortaya çıkarılması genişçe işleniyor. Gerçi daha önce özellikle Almanlar Avrupa Parlamentosu'nda Dostum'un toplu katliamlarının video kasetlerini göstermişlerdi. Ancak AB'nin Amerika'ya örtülü muhalefeti nedeniyle gereken ilgiyi/tepkiyi görmemişti dünya medyasında. Buna Amerikan medyası demek daha doğru olur, çünkü dünya medyasını da bir şekilde Amerikan kaynaklı haber ajansları, medya organları belirliyor. Bu bakımdan Newsweek dergisinin Dostum'un toplu katliamlarına uzun bir dosya açması önemli. Bazı dengelerin değişmekte olduğunun işareti olarak da okunabilir. Amerikan askerlerinin de hazır bulunduğu görüşmelerde Kunduz'u savunan Taliban askerleri şehri Dostum kuvvetlerine teslim edecek, bunun karşılığında silahlarını bırakarak evlerine döneceklerdi. Nitekim binlerce Taliban askeri ve Pakistanlı, Arap ve Çeçenlerden oluşan yabancı savaşçı, silahlarını bırakarak Kunduz'u terk ettiler. Fanatik Taliban savaşçılarına karşı Dostum'un bu cömert davranışı bir Amerikan müttefikine yaraşır standartta idi doğrusu. Ancak her şey Amerikan askerlerinin gözetiminde yapılan görüşmelerde konuşulduğu gibi gerçekleşmediği aylar sonra su yüzüne çıkıyor. Silahsız Taliban askerleri söz verildiği gibi serbest bırakılmamış, binlercesi konteynirlara doldurularak günlerce aç, susuz, havasız bir şekilde çölde bekletilmişti. Serbest bırakılmaları bir yana, günler sonra Şebergan hapishanesine getirilen konteynirlardan sağ çıkanlar kendilerin şanslı sayacaklardı; en azından yaşıyordular. Binlerce savaş esiri fırına dönen çelik kutularda havasızlıktan ve sıcaktan çıldırarak car vermişti. Ölüler Daşt-i Leyli çölünde dozerlerle açılan çukurlara toplucu gömüldüler.
Suç ortağı kim?
Peki bu arada Amerika ne yapıyordu? Amerika Afganistan'a özgürlük getirmekle meşguldü ve bizzat taraf olduğu görüşmelerde verilen sözün yerine getirilmemesiyle ilgilenmedi bile. Hatta konteynirlara esirlerin doldurulduğu haber verildiği halde. Kale-i Cengi'de çıkan ayaklanmayı bastırmak adına sayıları hala tam bilinmeyen esirleri bombalayarak imha ediyorlardı. Daha da önemlisi, Taliban esirleri arasında keşfedilen 'Amerikalı Taliban'la ilgilenmek medya için daha ilgi çekici bir konuydu. Sonuçta Amerikalı Taliban tipolojisi Amerikan yönetimi için olup bitenleri ört bas etmede kullanılacak iyi bir malzemeydi. Dostum'un toplu mezarları hala tam olarak açığa çıkmadı. Dostum'un işlediği her cinayette ABD yönetiminin de suç ortağı olmadığını kimse iddia edemez. Dostum'un daha önceki cinayetlerini görmezlikten gelenler yeni katliamlarına ortak olmayı, en azından sessiz kalmayı yeğlemişlerdi. Tıpkı Saddam konusunda olduğu gibi. Bu örnekten sonra Saddam'ı devirmek için Amerika'nın müttefikleri arasında yeni Dostum'ların olmadığına kim garanti verebilir? Iraklı muhalifler adıyla, birer özgürlük savaşçısı gibi takdim edilenlerin geçmişini incelemekte yarar var. Amerika'nın Irak halkını despotik bir yönetimden kurtarmak adına işlemesi muhtemel cinayetler konusunda şimdiden uluslararası ölçekte bir duyarlılığın oluşturulmasına ihtiyaç var. Bu arada Türkiye için de alınacak dersler olmalı. Özellikle Dostum örneğine bakarak medya dahil ilgili kesimlerin ciddi bir vicdan muhasebesi yapmaları gerekmez mi? Ekranlarda boy gösteren, gerici Taliban rejimine karşı savaşan çağdaş Afgan komutan pozlarını hatırlamakta yarar var. Hatta daha da ileri gidip, Atatürkçü ve Türk Afgan komutan olarak bu adamı (!) Türk halkına lanse eden dış politika uzmanı medyacıların yüzü kızarır mı, bilmem.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |