T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
ANAP'tan AK Parti'ye; 12 Eylül'den 3 Kasım'a...

Seçimlerin 3 Kasım'da yapılması, 12 Eylül 1980'de rayından çıkarılan Türk siyasetinin doğal kulvarlarına geri dönmesi için önemli bir aşama teşkil edeceği için anlam taşıyor. 12 Eylül'ün bozduğu 'siyasi doku', 28 Şubat'la daha da perçinlenmişti.

12 Eylül'e kadar TBMM'de yer alan partiler, Türkiye'de yüzyıllardır toplumun için varolan siyasi akımların, cereyanların ve geleneklerin, kalın çizgileriyle, 'örgütsel yansımaları' idi. CHP, Adalet Partisi, MHP ve Milli Selamet Partisi...

12 Eylül'ün ardından, Türk siyasetinin 'iki ana arteri', CHP ve DP'nin devamı olan AP yasaklandı. Ortaya çıkan tablo; ANAP, DYP, SODEP, Halkçı Parti (daha sonra SHP), DSP, Milliyetçi Çalışma Partisi ve Refah Partisi oldu. Bir zaman sonra, CHP'nin yeniden kurulması mümkün oldu ama SHP de yaşamını bir süre daha devam ettirdi. Süleyman Demirel'in DYP'de yer alması, AP'nin yeniden kuruluşunu anlamsızlaştırdı. MÇP, MHP ile devam ettiyse de, Büyük Birlik Partisi'nin üremesine engel olamadı. BBP de, MHP'nin (ya da ülkücü hareketin) mirasını talep etti.

28 Şubat, DYP'yi elinden kaçıran Demirel'in DTP'yi kurdurmasına ve 'siyasal parçalanma'nın daha da tahkim edilmesine yol açtı. Refah Partisi'nin kapatılması, hernekadar Fazilet'le devam ediyor gibi göründüyse, Fazilet, Refah'tan dönemin şartlarındaki değişiklik gereği, farklı idi. Nitekim, Fazilet'in kapatılmasıyla ortaya çıkan Saadet Partisi ve Ak Parti, aslında Fazilet'in Refah'tan farklılığının bir kanıtı gibiydi.

3 Kasım 2002 seçimlerine yaklaştığımızda, yeniden kurulması mümkün olan CHP hariç tutulursa, yakın siyasi tarihimizin 'en eski partisi', kuruluşu 1983 olan ANAP. Ve, ne ilginçtir ki, ömrü ancak 20 yılı bulabilecek kadar 'en eski' olabilen ANAP, hızla eriyor görüntüsünde.

1983'te 'dört eğilimin birleşmesi' gibi gözüken ANAP'ta 'evli evine, köylü köyüne' döner gibi.

Aslında, 'dört eğilim' de, ancak '12 Eylül konjontürü'nde ve Turgut Özal'ın 'özgün kişiliği' sayesinde mümkün olabilecek bir şeydi ve gerçekte söz konusu olan 'üç eğilim'di. 'Merkez-sol', ANAP'ta temsil edilmemişti. CHP kökenli üç-beş kişinin ANAP'ta yer almış olması, 'merkez-sol'un ANAP'ta temsil edildiği anlamına gelmiyordu. 'Dört eğilim' de 'sanal' bir durumdu.

ANAP, Adalet Partisi, kısmen Milli Selamet Partisi ve MHP kökenli kadroların, o güne kadar hiç siyasete katılmamış iş dünyasının ve 'serbest pazar' düşünceli bürokrasinin çeşitli kademelerinde yer almış şahsiyetlerinin 'Özal yapıştırıcısı'yla biraraya gelmelerinin bir 'amalgamı'ydı. 'Yapıştırıcı', 1989'da Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduktan ve özellikle 1993'te bu dünyayı terkettikten sonra, ANAP da çözülmeye başlamıştı.

Tam kurumsallaşamasalar bile, siyasi partilerin çözülmesi zaman alıyor. ANAP, bir parti olmaktan, kamuoyundaki yeni imajıyla 'ANAP A.Ş.' haline dönüştükten ve kimisine göre 'Karadenizliler hemşehri partisi' görüntüsüne kavuştuktan sonra, 1980'lerdeki konumundan ayrılmaya zaten başlamıştı.

Bu bakımdan, ANAP'ın, 3 Kasım'da 'baraj altında' kalma ihtimalinin yüksek olması, 12 Eylül'ün 'Türkiye'nin siyaset dokusu'nu bozan sonuçlarının ortadan kalkmaya başlamasına işaret eder ki, bu 'sağlıklı' bir siyasi gelişmenin önünü açacaktır.

Sözünü ettiğimiz siyasi gelişme, 'merkez-sağ'ın yeniden şekillenmesi bakımından değer taşıyor. 'Merkez-sağ'ın yeniden şekillenmesi, 'merkez-sol'a oranla daha sancılı olacağa benziyor. Çünkü, 'merkez-sağ'a, giderek, bu akımın 'ana arteri'nden gelmeyenlerin kurduğu Ak Parti oturmaya başlıyor. Ak Parti'nin 'kurucu önder kadroları', sancılı biçimde 'merkez'e yol almaya çalışırken; merkez-sağ'ın 'ana arteri'nde yer almış çok sayıda isim, 'adres' olarak kendilerine Ak Parti'yi seçmeye başlıyorlar.

Ayrıca, Ak Parti'nin Fazilet-Refah seçmen tabanının yanısıra, son seçimlerde MHP'ye yönelmiş olanlar ve bir bölüm ANAP seçmeninin 'teveccühü'ne hedef olduğu gözlenebiliyor.

Ak Parti'nin 'seçim şansı', MHP'nin kendisinden kaçma eğilimindeki oyları ne kadar geriye çevirip çeviremeyeceğine, ANAP'taki 'erozyon' ve 'kanama'nın şiddetine ve 'yeni seçmen kitleleri'ne yönelik cazibesinin etkisine bağlı.

Ne olursa olsun, 3 Kasım öncesi-4 Kasım sonrası; Ak Parti'nin 'İslami kimlikli' bir parti olmaktan ziyade 'merkez-sağ' eksende tanımlananan bir parti olarak ortaya çıkması ihtimali belirdi. Doğan medya grubunun 'amiral gemisi'nin 'kaptan köşkü'nden ona son haftalarda artan ölçüde 'kredi açılması' bunun göstergelerinden biri. Tıpkı, Akit-Vakit köşelerinden gönderilen 'kaygılı-kuşkulu salvolar' gibi.

Ak Parti'nin önünde hala duran sorun, kendisi 'merkez-sağ'ın 'merkezine' yerleştiği halde, 'merkez-sağ'ın 'kendisi'nin ve 'devlet kurumları' ile 'piyasalar'ın onu ne kadar benimseyip benimsemeyeceğinde yatıyor. O yüzden, 'merkez-sağ'ın 12 Eylül'den yaklaşık çeyrek yüzyıl sonra 'yeniden oluşum'u hayli sancılı geçeceğe benziyor.

'Merkez-sol'un sancısı tümüyle dinmiş sayılmaz ve 3 Kasım sonrasında da bir süre daha devam edeceğe benzemekteyse de, 3 Kasım, 'merkez-sol'un 12 Eylül sonrasında 'yeniden oluşumu'nu mümkün kılacağa benziyor. Nitekim, Bülent Ecevit, önceki gün ortaya attığı 'ulusal sol' ve DSP'yi bununla özdeşleştirmesi, sadece Mümtaz Soysal, Doğu Perinçek ve Yekta Güngör Özden gibi 'devletçilik' ile 'ulusal' kavramlarının içiçe geçtiği 'üçüncü dünya solcuları'nda, 'totaliter zihniyet-nasyonal sosyalist eğilim' sahiplerinde makes buldu. Ecevit, bu 'çıkışı' ile 'devlet partisi' mirasını CHP'nin üzerinden alarak, onun Deniz Baykal'ın yanısıra Kemal Derviş'le birlikte elde edeceği 'çağdaş ve bireyi esas alan merkez-sol partisi' olabilmesinin yolunu daha da açtı.

Ya YTP? Onu, ANAP, DTP vs. gibi 12 Eylül-28 Şubat sürecinin 'siyasi doku bozuklukları' çerçevesinde mütalaa etmek gerekiyor. Bu seçim, 'siyasi doku bozukluğu'nu tamir seçimi olacağı için bu analizde yeri olamaz.

Türkiye'nin yakın geleceği, ekonomiye paralel olarak –hernekadar tümüyle risk unsurundan bağışık değilse de- siyasetin de toparlanması ve doğal kulvarlarında akması için fırsatlar sunuyor. 3 Kasım, bu yönde önemli bir aşama. Bu fırsatları kullanamayacağı belli olanlar ise, seçimden kaçmak ya da ertelenmek için bin dereden su getirenler.

Dönem, 'halk ve demokrasi kaçakları'nı teşhis dönemi...


30 Ağustos 2002
Cuma
 
CENGİZ ÇANDAR


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED