T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Cadı avı sürüyor mu?

Bu irtica tehlikesini bir türlü atlatamadık gitti! Ama irticadan kasıt, Merve Kavakçı'nın başörtüsü veyahut AK Partili Ramazan Toprak'ın Türk Silâhlı Kuvvetleri'nden ihracına yol açan sebeblerse, "iç tehditi" bertaraf etmek kolay kolay mümkün olmayacaktır.

Toprak hedefte

Cumhuriyeti koruma ve kollamanın ağır yükünü omuzlarında hissedenlerin duygularını anlamıyor değiliz. Anneannenizin başörtüsü veyahut hizmetçi Ayşe Hanım'ın yemenisi olsa, konuya bu kadar hassasiyetle yaklaşmayacaksınız. Ama, uçlar önden düğümlenip, başörtüsü, omuzların aşağısından sarkarsa, bambaşka anlamlar ortaya çıkıyor!!!

* * *

Milliyet gazetesi, bu defa da hedefe Ramazan Toprak'ı oturttu. Eğer Toprak'ın Milli Savunma Komisyonu Başkanı olması, bu kadar tehlikeliyse, neden diğer basın yayın organları konuyu görmezden geliyor? Niçin aynı grubun gazeteleri meselenin üzerine yürümüyor?

*Hürriyet ve Ertuğrul Özkök, AK Partiye karşı anlayışlı, sevecen, hoşgörülü.

*Radikal ve İsmet Berkan, demokrat ve uzlaşmacı.

*Milliyet ile Vatan, mürteci avında; laik cumhuriyetin yılmaz bekçileri!

Konu, Türkiye gündemine Milliyet ve Vatan'ın yayını ile geldi:

"Kadere bak! İrticai faaliyet nedeniyle ordudan atılan Ramazan Toprak, Milli Savunma Komisyonu Başkanı oldu" (5 Aralık 2002 - Milliyet)

"Tesadüf mü? AKP, irticacı diye ordudan atılan subayı, Milli Savunma Komisyonu Başkanı yaptı." (5 Aralık 2002 - Vatan)

Aynı habere, Hürriyet 18'inci sayfada, Cüneyt Ülsever'in makalesinin altında, sadece iki sütunluk bir yer ayırmış: "Komisyon'a ihraçlı başkan" Radikal'de ise haber hiç yayınlanmamış.

Disiplinsizlik ve irtica

Belli ki Ramazan Toprak'ın "irticacı geçmişi", bir yerlerden, Doğan Grubu'nun haber havuzuna düşmüş... Bu bilgiler, Milliyet'in acar gazetecilerinin gayreti sonucunda elde edilmemiş.

Nitekim, dünkü (10 Aralık 2002) tarihli Milliyet'te, Toprak'ın, Yüksek Askeri Şûra'ya sunulan dosyasının muhtevası da yayınlanıyor. Bu gizli bilgilere kim, nasıl ulaşabildi?

Malûm, "irticacı" gerekçesiyle dahi olsa, subaylar ordudan hep "disiplinsizlik" yüzünden atılmışlardır. Resmi açıklamalarda gerekçe kısmında "disiplinsizlik" yazar.

Çünkü "eşi başörtülü, evinde harem selâmlık oturuyor" deseniz, "Adamın özel hayatına ne karışıyorsunuz?" gibi bir tepki doğabilir.

Milliyet, Ramazan Toprak'ın ihraç sebeblerini şöyle sıralıyor: "Subay olarak sosyal faaliyet ve etkinliklere katılmama, âmirleri tarafından yapılan uyarıları dikkate almama, başı açık istenen fotoğraflarda eşinin peruk takması, evinde haremlik - selâmlık uygulaması..."

Dram

Aslında, yukarıdaki cümleler Türkiye'de yaşanan bir büyük drama işaret ediyor: Başörtüsü sebebiyle insanlar karalanıp, irticacı ilân ediliyorlar.

"Amirlerinin uyarısına kulak asmama" fiili, âmirlerinin,"Eşinin başını aç" ikazına uymamak olarak tercüme edilebilir.

"Eşin, peruk takmasının" sebebi, başı açık fotoğrafının istenmesinden kaynaklanıyor.

"Sosyal faaliyetlere katılmaktan kaçınmanın" temelinde ise, başı kapalı eşin lokallere kabul edilmeyeceğinin bilinmesi yatıyor.

Evvelce ordudan ihraçlar dolayısıyla, Personel Takip Çizelgesi'nin ana hatlarını sütunlarımda yayınlamıştım. "İrticai faaliyeti" ele veren unsurlar arasında, evde biblo bulunup bulunmaması bile vardı. Biblo yoksa, zihinlerde irticacı şüphesi doğabiliyor.

Bence, Ramazan Toprak, irticacı faaliyetlerin değil, başörtülü eşinin ve "biblosuzluğun" (!) kurbanı olmuştur.

Toprak'ın eşinin başı, artık açık. Acaba bu durum, onun irticai faaliyetleri geride bıraktığının bir göstergesi mi sayılacak?

Yalnız bir maruzatım var: Personel Takip Çizelgesi, AK Partili milletvekillerine uygulansa, hemen hemen yarısı başörtüsü ve biblodan sınavı geçemez.

* * *

Fazilet döneminden Ramazan Toprak'ı tanırım. Bana, gereğinden fazla milliyetçi ve hatta militarist eğilimleri olan bir insan gibi gelmiştir. Herhalde, ordudan ihraç edildikten sonra, belki de atılmadan önce, aldığı ikazlar yüzünden, eşinin başını da açmış olmalı. Artık hanımı tesettürlü değil. Evine gitmedim ama, herhalde, üzerine yapıştırılan irticacı yaftasından kurtulmak için ufak tefek biblolar da almıştır!

Farklı hayat tarzlarını, değişik tercihleri, çoğulculuğun bir sonucu olarak görüp, hoşgörü ile karşılamazsak, "irtica tehdidinden" daha doğrusu "paranoyasından" kendimizi kurtaramayız.

İrtica brifingi

Başbakan Gül'e, irtica brifingi verildiğini gazetelerde okuyunca, hep bunu düşündüm: "Devlette 13 bin irticacı varmış. Bunların atılması gerekiyormuş. 28 Şubat 1997'de Milli Güvenlik Kurulu'nda alınan kararlardan çoğu icra edilmemiş vs."

Herhalde, "devletteki irticacılar", Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi kişiler. Eşleri başörtülü ve evlerinde biblo olmayan insanlar. Vakit, Yeni Şafak veya Zaman okuyorlar...

Artık bu bakış açısını değiştirmenin zamanı gelmedi mi?

Bir filim

Geçenlerde "Magestic" filmini seyrettim. 1950'lilerin başında, soğuk savaşın filizlendiği dönemde, "komünist" şüphesiyle herkesin izlenip, yargılandığı, hapse atıldığı yılları anlatıyor. Bir senarist, gençken görüştüğü arkadaş grubu yüzünden komünist olmakla suçlanıyor; filim şirketleri, bu kişiyle ilişkilerini kesiyor. Çünkü o artık devletin sevmediği, komünist damgası yemiş biridir. Bir kaza neticesi genç senarist hafızasını kaybediyor. Sulara gömülen arabası bir sahil kasabasına sürükleniyor. Kasaba sâkinleri onu baygın yatar halde buluyorlar. Bu kasabanın gençlerinin pek çoğu ikinci dünya savaşında hayatlarını kaybetmiş. Yaşlı bir adam, mazisini hatırlamayan senaristi harpte kaybettiğini zannettiği oğlu Luke'a benzetiyor. Kasabanın bütün sâkinleri, Luke'un şahsında oğullarına yeniden kavuştuklarını hissediyorlar. Luke'un sevgilisi genç avukat hanım da, öldüğünü sandığı erkek arkadaşına kavuşmaktan memnun; hayat sâkin akıp giderken, gerçek meydana çıkıyor. Komünist avını yürütenler "suçlunun" yakasına yapışıyorlar. Zaten, senarist de kim olduğunu hatırlamaya başlıyor. Sevgilisinden (Luke'un sevgilisinden) ayrılırken, ona, "Mahkemeye istedikleri suçluların listesini, işbirlikçilerim olarak vereceğim; yakamı bu pis işten sıyıracağım" diyor.

Genç kız itiraz ediyor: "Luke ve arkadaşları, ABD özgür bir ülke olarak kalsın diye hayatlarını feda etti. Savaşta kaybettiklerimizin hatırasına ve onurlu mücadelelerine sadakat göstermelisin."

Kız, Washington'a dönen senariste bir paket veriyor. Paketin içinden kırmızı kaplı bir Amerikan Anayasası ve Luke'un son mektubu çıkıyor. O mektupta Luke, geri dönmemesi ihtimali bulunduğunu, ama özgürlükler ülkesi Amerika'nın ilelebet aynı şekilde devamı için, ölümü göze aldıklarını yazıyor.

Kendisini yargılayan ve suç ortaklarının isimlerini itiraf etmesini talep eden mahkeme heyetine, senarist önce Anayasa'nın ek 1'inci maddesini (hürriyetleri teminat altına alan first amendment'i) okuyor: "Kongre, din, vicdan ve düşünce hürriyetini sınırlayan hiçbir kanun çıkaramaz."

Arkasından sıra Luke'un mektubundan bazı satırlara geliyor: "Onlar, ABD, özgürlükler ülkesi olarak kalsın diye gözlerini kırpmadan hayatlarını feda ettiler. Amerika'nın bugünkü halini görseler inanın içlerine hiç sinmezdi... Hayal kırıklığına uğrarlardı..."

Bu ve bunun gibi cümleler... Senaristin beraati ve bütün kasaba halkının, onu, bu defa gerçek kimliği ile yeniden sevgiyle bağrına basması...

Peki Türkiye, cadı avının sonuna ne zaman gelecek?

Bizim ecdadımız da, daha özgür bir ülkeye kavuşmak için ölümü göze almamış mıydı?


11 Aralık 2002
Çarşamba
 
NAZLI ILICAK


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat| Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED