|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
3 Kasım seçimleri sadece ülke içinde siyasal istikrarı sağlamakla kalmadı, bölge ülkeleri için de bir umut kaynağı oldu. AK Parti bu seçim sonuçlarıyla ülkenin ve bölgenin en güçlü siyasi organizması olurken, genel başkanının seçimden hemen sonra başlattığı Avrupa turu kendisini dünyanın en önemli siyasi liderleri düzeyine çıkardı. Daha da önemlisi AK Parti Genel Başkanı kendisiyle birlikte Türkiye'yi de Batı ülkeleri düzeyine çıkararak çok önemli bir gelişme sağladı. Türkiye'yi iç siyasi çekişme ve sorunların teraküm ettiği istikrarsız bir ülke olmaktan ziyade çağdaş ülkelerle pazarlık yapan büyük bir ülke olarak konumuna yükseltti. AK Parti genel başkanının Batı ülkelerinde en üst düzey devlet adamı protokolüyle karşılanmasını bir türlü kavrayamayan ve "Hangi sıfatla?" diye sormaktan hicap etmeyenler, maalesef beyinlerinin derinliklerindeki halkı küçük görme ve sadece kendileri için demokrasi illetine müptela olduklarının da farkında değiller. Batı, seçimlerde galip gelenleri demokrasi gereği halkın temsilcisi olarak görür ve halkın verdiği desteğe göre değer verir. 363 milletvekiliyle parlamentoya girmiş bir siyasi partinin genel başkanı çok güçlü bir liderdir. İşte demokrasiyi hazmetmiş Batı karşısında böylesi güçlü bir lider gördüğü için, Türkiye'deki kendine demokratlar gibi değil Batı mantalitesiyle hareket ederek protokol uygulamıştır. Böylesi güçlü bir siyasi liderin parlamentoya girememiş olması da kendisinin değil ülkedeki sistemin ve demokrasiyi hazmedememiş beyinlerin kusurudur. Ak Parti Genel Başkanı kendisinden beklenmeyen bir performans göstererek 12 Aralık öncesi Türkiye'den beklenen çalışmayı yeterince yaparak Batı'nın önünde mazeret ve bahane bırakmamıştır. Ama bu kez de Batı'nın Türkiye'yi hazmedememe marazı tezahür etmeye başlamıştır.. Kopenhag kriterlerini Türkiye kadar bile gerçekleştirmemiş ülkeleri kabul ederken, sıra Türkiye'ye gelince kriterleri gündeme getirmesi kelimenin tam anlamıyla çifte standart uygulamasını çağrıştırmış ve AB'deki yapısal sorunu gündeme getirmiştir. Görüşülen ülke liderlerinin çoğu Türkiye'ye müzakere tarihi verilmesini kabul ederken birkaç ülkenin tehir etme görüşü netice istihsaline engel olmuştur. Çünkü AB'de karalar ittifakla verilmektedir. Üyelerin biri bile itiraz etse karar çıkmamaktadır. Aslında AB kendisini yeniden gözden geçirip bu ittifakla karar uygulamasını çoğunlukla karar alma şekline dönüştürmelidir. Buna bir kez teşebbüs edilmiş sonra vazgeçilmiştir. Batı'nın Türkiye'yi Müslüman bir ülke olduğu için reddetmesi fikri (kapıda oyalama taktiği hariç) pek de mantıklı görünmüyor. Çünkü eğer o mantıkla yaklaşmış olsaydı 1963 yılında bunu söyler ve kabul etmezdi. Bunu 1974 yılında söyleyebilirdi. Bunu 1996 yılında gümrük birliğine kabul ederken söyleyebilirdi. Bunu 1999'da kesin adaylığa kabul ederken söyleyebilirdi. Türkiye'yi kabule yanaşmayan AB üyelerinin asıl endişesi liderliklerini kaybetme endişesi gibi geliyor bana. Siyasi endişe.. Şu anda AB içinde en güçlü görünen ülkeler Türkiye birliğe dahil olduğunda 10 sene sonra 20 sene sonra nüfusları itibariyle liderliği Türkiye'ye kaptırmış olacaklar, Türkiye birlik organlarında nüfusuna göre temsil edilecek, dolayısıyla Türkiye'nin nüfusu itiraz eden ülkeleri ürkütmektedir. Diğer ikinci önemli husus ise Türkiye'deki tarımla iştigal eden nüfusun çokluğudur. AB bilindiği gibi çiftçiye ciddi sübvansiyon sağlamaktadır. Şu anda 15 AB üyesi ülkenin toplam çiftçi sayısı 30 milyondur. Sadece Türkiye'deki çiftçi sayısı da 30 milyon civarındadır. AB üyeleri şu anda yaptığı çiftçi desteğinin mislini Türkiye çiftçisine yapmak zorundadır. Bu da ciddi bir ekonomik itiraz nedenidir. Şimdi ancak 10 yıl sonrasını telaffuz edenler AK Parti yönetiminin bu sürede ekonomiyi düzelteceğini ümit ediyor olmalılar. Öyle de 10 yıl sonra bölgenin Japonyası olmaya aday bir ülke o zaman farklı düşünmez mi? Zor zamanında Türkiye'nin elinden tutmayanlar geniş zamanında uzanacak el bulamazlarsa ne yapacaklar? Türkiye AB istemese de Kopenhag kriterlerini milleti için gerçekleştirme azim ve kararlılığı içindedir. Ekonomisini AB için değil ülke insanı için düzeltmek zorundadır. Türkiye AB'ye üyelik kararlılığını göstermiştir. Bundan sonraki sorumluluklar AB'ye aittir. Hangi tarafın zarar gördüğünü ise zaman gösterecektir.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat| Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |