|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Son dönemde Türkiye'nin dış politikasında ortaya çıkan ağırlık merkezi kayması, estirilen iyimserlik rüzgarlarına rağmen sonuçları açısından sisli bir manzara sergiliyor. Uygulanan politikaların tek boyutluluğu ve iyimserliğin sisli/puslu havası belki ancak Özal politikalarıyla karşılaştırıldığında nereye oturduğu kavranabilir. Özal dış politikada atak, kimine göre hayalci, kimine göre Lozan'da giydirilen gömleği yırtan bir politika peşindeydi. Özal'ın dış politikada ne yapmak istedikleri hakkında yapacağınız değerlendirme biraz da sizin, 'Türkiye'nin yeri' konusunda ne düşündüğünüzü ele verir. Gerçi Özal politikaları bu anlamda radikal dönüşümlerin adresi olmadı hiçbir zaman. Ancak yaptıkları ve yapmak istediklerine yüklenen anlam tartışmanın taraftarlarının Türkiye ve dünya vizyonu hakkında az çok fikir verebilir. Özal'ın, özellikle Kuzey Irak konusunda yapmak istediklerini ve yaşadığı hayal kırıklığını kendine verilen uluslararası politik desteği doğru okuyamamasında aramak gerekir. Amerika'nın kendisine verdiği desteğin Türkiye'nin sistemle entegrasyonu ile sınırlı bir destek olduğu bugün daha iyi anlaşılıyor. Özal iç politikada kendisine verilen bu krediyi fazla abarttığı gibi, dünya sisteminin entelektüel, tarihi ve de ahlaki boyutunu okuyacak kapasitede değildi. Pragmatizmi çoğu kez ahlaki ve insani boyutu ihmal ettirecek kadar aşırılıklarla doluydu. Bu abartılı kişiliğinin yanısıra dünya sistemini ve ABD politikalarını okumada entelektüel ve siyasi olarak yetersizliği onu maceracılıkla sonuçlanan politikalara itmiştir. Ama şu bir gerçek ki alışılmış statükocu siyasetçilerden farklı bir kişiliği vardı. Statükoyu dar anlamıyla kullanıyorum, yoksa Özal politikaları sonuçta dünya sistemi açısından Türkiye'yi daha fazla statükonun içine ittiği bir gerçektir. Durup dururken Özal bahsini açmamın nedeni Türkiye'nin son dönemde içine girdiği uluslararası kıskacın, sonuçları bakımından maceracılıkla suçlanan Özal dönemini hatırlatıyor olmasıdır. Her ne kadar uluslararası dengeler Özal döneminden çok farklı olsa da sonuçlanmış, konsensüse varılmış nihai bir denge ortaya çıkmadığından özellikle Türkiye'nin yakın çevresinde neredeyse başa dönülmüş görünüyor. Son on yıl de facto ile idare edilmiş, dondurulmuş bir zaman dilimin ifade ediyor. Bu noktada Türkiye'nin Amerika ile girdiği ilişiklerle on yıl öncesine bakıldığında ilginç benzerlikler ortaya çıkıyor. Bir farkla ki, dış politikada Amerika lehine bu denli ağırlık sarkmasında sorumluluğu olanların Özal'ın aksine statükocu siyasetçi tipleri olmasıdır. Ortadoğu politikalarına aktif destek vererek ABD'nin partneri olacağını uman Özal'la, Afganistan'a kadar asker gönderen siyasi iradenin beklentilerini kıyaslamak bugünlerde önemli sonuçlara ulaşmamıza yardımcı olabilir. IMF ve Dünya Bankası yardımlarıyla 'teslim alındı' muamelesi gören Türkiye'nin yönetici ve seçkinci elitleri stratejik ortaklık konusunda hayli ikna olmuş görünüyor. Ama garip biçimde stratejik ortaklığa razı olanların büyük kısmının partner olma düşüncesini kıyasıya eleştirenlerin teşkil etmesi tarihin bir ironisi sayılmalı. Ne var ki, sisteme entegre konusunda hiç olmazsa görünüşte ikna edilmesi gereken Türkiye ile stratejik ortak olması istenen Türkiye'nin ikna edilişi arasında müthiş farklar var. Amerikan yönetiminin şimdiden Kongre bahanesiyle stratejik ortağını pek çok konuda yarı yolda bırakacağa benziyor. Afgan Barış Gücü yardım paketinin Kongre'den geçmemesi, Ecevit'in Washington ziyaretinin belki de tek ekonomik kazancı 'özellikli sanayi bölgeleri' anlaşmasının hayata geçmemesi ve kimi silah alımlarının Rum lobisine takılması gibi gerekçeler stratejik ortaklık beklentisiyle hiç de uyuşmuyor. ABD Türkiye'nin çökmesine izin vermeyeceğini gösterdi. Ancak bu Türkiye'nin stratejik ortağı olması için yeterli değil. NATO'da bile resmi üye olmasına karşın 50 yıl boyunca eşit üye olamayan Türkiye'nin stratejik ortaklık lafından ders çıkarması gerekir. 'Bir koyup beş alamayış'ımızdan daha derin sukutu hayallerle baş başa kalabiliriz. Türkiye bölgesi ve tarihi hinterlandıyla yabancılaşmadan stratejik tercihini gözden geçirmelidir. Parlak söz üretmede Amerikalıların başarısına diyeceğimiz yok.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |