|
|
|
|
Daha önceki yazılarımdan birinde belirttiğim gibi: "İnsanlar önce boğuştu (güreşti) kaybeden kaçtı, buna göre güreş, atletizmden de önde geliyor" Haa, sonra ne oldu? Aralarında konuştular, dil birliği doğdu, oyunlar oynamağa başlandı, o halde demek ki, hayat tarzı, dil birliği, sportif yarışmalar derken millet haline gelindi. Millet olmadan devletin olması mümkün değil! Her yiğidin bir yoğurt yiyişi olduğu gibi her milletin de kendine özgü değişik kültürü vardır, bu kültür, milletleri bağımsızlığa devlet olmağa taşır. Güreş sporu bu bakımdan sadece oyun, eğlenceden ibaret değildir. Ayrıca atasporumuzda hayata yönelik dersler bulunur. Şöyle ki, (9-0) galip durumda olan bir sporcu (Karun kadar zenginliğe sahip bir işadamı örneği) mücadeleyi hafife almağa başladığı an, "tuşla" yenilebilir. Yine (9-0) yenik durumda ve köprüye düşen bir güreşçi hiçbir zaman ümitsizliğe kapılmamalıdır: Gong vurabilir, son devre başlar, rakibi sakatlanabilir, hakem oyunu bozabilir. Güreşte, tıpkı günlük hayatta olduğu gibi "en ümitsiz durumlarda dahi bir ümit ışığı olabileceği" dersi yer alır. Birbirlerine denk, ayrıca son derece de iyi arkadaş olan iki güreşçi mindere çıktıklarında biri kendisini kaybederek en yakın arkadaşına faul yaparak galip gelebilir. Bu da bir hayat dersidir. Demek ki insan güçlenmeli, kendine olan güveni artmalı, bunu da güreş sporu verir ve bazan en yakın dostlar dahi yanlış hareketler yapabilir, bunun için de hazırlıklı olmalıdır. Bu yüzden atalarımız "Güvenme dayına, ekmek al yanına" "Güvenme varlığa, düşersin darlığa" "Güvenme dostuna, saman doldurur postuna" demişlerdir. Şampiyon güreşçiler hem zeki, hem de hayatın cilvelerine karşı hazırlıklı olurlar. Sosyal bilimciler: "Vatana yararlı evlatlar yetiştirmek isteyenler çocuklarına müzik eşliğinde cimnastik ve güreş yaptırmalıdır" (Eflatun-Devlet) tavsiyesinde bulunmuşlardır. Güreş bizim hayat tarzımızdır ve millet haline, daha sonra da devlet olunmasında pay sahibidir. Gelelim Kısbet'e: Kur'an-ı Kerim hükümlerine göre, erkeğin diz kapağının üstü, göbeğinin altını kapayacak şekilde yapılır. Bir kısbette 58 metre el dikişi vardır. Koca Yusuf, Kurtdereli, Adalı Halil gibi pehlivanlar ve bunlardan öncekiler "manda derisinden" yapılma kısbet giyerlerdi. Bu türlü bir kısbet, 12-13 kilo çeker. Şimdiki pehlivanlar "dana derisinden" yapılma kısbet giyiyorlar ki, yağlanmış vaziyette 3-4 kilo ağırlığındadır. Kısbetin töresi Müslüman olmayanların giyemeyecekleri üzerinedir. İyi güreşçiler, göbek kısmını (kasnağı) tam bellerine uygun şekilde kısbet dikdirirler ve rakibin eli oradan içeri girmez, böylece "kazık" oyununa düşmezler. Kısbet, pahalı malzemedir, güreşten sonra yağlayıp kurulamayanın kısbeti yırtılır, bu da "yenilgi" sebebidir. Bu kurallardan alınacak dersler vardır. Milletlerin devlet olmasında kültürün, sportif oyunların, hayat tarzının payı vardır ve atalarımız en değerli hayat dersleri içeren güreş sporunu bizlere emanet etmiştir. Kimse güreşi hor göremez... NEREDEN NEREYE
Fil gibi yemenin, zenbil elde meydan meydan gezmenin ve pür amatör olmanın geçerliliğinin sürdüğü dönemlerde pehlivanlar pek fukara idiler. İlk zengin güreşçi Fuat Akbaşoğlu (armatör), daha sonra Yaşar Erkan, Gazanfer Bilge, Atan Kardeşler, Necmi Yıldız, Murat Hersekli'dir. Sirkeci lokantalarında bulaşıkcılıktan işe başlayıp yiğitliği, gönül temizliğiyle kebabın imparatoru olan Sadrettin Özden, bugünün Karun kadar zengini bir grup arkadaşının ellerinden tutana kadar hepsi de belediyelerde "hademe" kadrosundan aylık alırlardı ve zor durumdaydılar. Sadrettin Özden, onlara ticari zekayı aşıladı, bildiklerini öğretti. Şimdilerde en büyük darbeyi de kendisi yedi. Ne demiş atalarımız "Güvenme dostuna, saman doldurur postuna.." İnşallah, Sadrettin Özden'in kalbi yeniden kazanılır, dostluk devam eder. YAKUP TOPUZ
Çekomilk gibi adı hiç aklımdan çıkmıyor. Büyükmandıra Güreşleri'nde O'nu gördüğümde sevindim. Ayaktaydım. Belediye Başkanı Hülya Gürman'ın yanına giderek bu nazik hanımı adeta top ateşine tutmuş: "Dünya Güreş Yazarları Başkanı ayakta kaldı falan-filan gibi" asabi ifadelerle O'nu üzmüş. Çaktırmadan durumu izliyordum, ikisi birden daha sonra yanıma geldiler. Yakup Topuz, ithamlarını sürdürürken, Hülya Gürman, son derece mahcup olduğunu hissettiriyordu. Çekomilk gibi adı hiç aklımdan çıkmayan Yakup Topuz'a döndüm "Sana ne oluyor? Ben burada ev sahibi sayılırım" dedim ki, Yakup'da ayakta duracak hal kalmadı, Hülya Gürman mutluluktan ferahladı.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |