T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Yüzde 25

AB ile ilgili kamuoyu araştırmaları aşağı yukarı yüzde 75 - yüzde 25'lik bir farklılaşmayı ortaya koyuyor. Yüzde 75 AB'ye girmekten yana tavır sergilerken yüzde 25 AB üyeliğine karşı çıkıyor.

Yüzde 75'in AB taraftarlığının altında, çok genel ifade ile "daha çok ekmek, daha çok özgürlük" talebinin bulunduğu söylenebilir. Diğer ifadeyle kalkınma, demokrasi, insan hakları, hukuk devleti beklentisi...

Peki ya yüzde 25 neden karşı çıkıyor AB'ye? Kalkınma, demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti idealleri onların da beklentileri değil mi?

Aksine, onların da bu hedeflere ulaşmakta yarar gördüklerini tahmin etmek mümkün. Peki neden karşı çıkıyorlar?

Burada en önemli sebebin "ülke güvenliği" noktasında toplandığını düşünmek mümkün. Belki şöyle düşündükleri söylenebilir: "Daha çok özgürlük, etnik ayrımları ve laiklik karşıtı eğilimleri kışkırtır, bu da ülke bütünlüğünü ve rejimi tehlikeye sokar."

Burada şöyle bir soruyu da sormak gerekiyor:

-Peki toplumun yüzde 75'lik kesimi ülke güvenliği konusunu önemsemeyen insanlardan mı oluşuyor? Yani "ülke güvenliği"ni ilgilendirdiği söylenen alanlar, yüzde 75 için hiçbir anlam taşımaz hale mi gelmiş bulunuyor?

Herhalde onu da söylemek mümkün değil. Ya da şöyle söylenebilir: Eğer toplumun yüzde 75'i için ülke güvenliği konusu anlam taşımaz hale gelmişse, ya da ülke güvenliği konusu artık sadece küçük bir azınlığın meselesi olup çıkmışsa, o ülkenin güvenliğini sağlamak son derece zorlaşmış demektir.

Peki o zaman toplum nasıl, "ülke güvenliği" gibi hayati bir meseleyi ıskalayan yüzde 75 ve "kalkınma, demokrasi, insan hakları, hukuk devleti" gibi, toplum huzuru için olmazsa olmaz değerleri dışlayan yüzde 25'lik bir kamplaşma içine düşüyor?

Burada gerçekte Türkiye'nin dramının yattığı söylenebilir. Şöyle ki:

Ben, AB'ye girmeye ihtiyatla yaklaşan yüzde 25'lik toplum kesiminin, "ülke güvenliği" ile ilgili kaygılarında samimi olduklarını düşünüyorum. En azından gündeme getirdikleri başlıklar, bir kalemde üstü çizilecek konulardan oluşmuyor. Belki her biri tek tek, "ülke güvenliği" açısından değerlendirilip "risk taşıyıp taşımadığı" sorgulanacak hususlar. Ama bu yapılmıyor, çünkü...

Çünkü ülkede bir "yalancı çoban" sendromu da oluştu. Yani on kere "sürüye kurt girdi" diye köylüyü yok yere ayaklandırdınız, 11'inci kere gerçekten kurt tehlikesi belirdiğinde size inanan kalmadı...

Bu ülkede, "ülke güvenliği" konusu o kadar farklı çıkarları perdelemek için kullanıldı ki, artık insanlar "ülke güvenliği" dendiğinde "acaba arkada ne saklı?" sorusunu sormaya başladılar.

Mesela en çok tedavülde olan soru şu:

-Acaba kimi kurumlar, AB'ye girince sistem üzerindeki egemenliklerinin kaybolacağı endişesiyle mi, AB'ye karşı çıkıyorlar?

Eğer sizin her tavrınız, böyle bir kuşku ile karşılaşıyorsa, hangi doğrunuz, peşinen doğru olarak kabul edilebilir?

İnanç özgürlüğü alanında gene böyle değerlendirmeler var. İnsanlar düşünüyor:

-Benim çocuğum herhangi bir Avrupa ülkesinde inançlarına uygun giysilerle okuma imkanına sahip. Din eğitimini bile bir "devlet lütfu" olarak değil, bir hak olarak alıyor. Kendi ülkemde neden yasaklarla boğuşuyorum? Ben bu ülkenin eşit vatandaşı değil miyim? Ben vergimi vermiyor muyum, çağırıldığımda askere gitmiyor muyum? Çocuklarım askerlik yapmıyorlar mı? Ben bu ülkenin güvenliği için gerektiğinde canımı verirken, kalkıp kim beni "tehdit değerlendirmesi" içinde zikredip, bunu özgürlüklerimi kısıtlama gerekçesi yapabilir? "İnanç özgürlüğü" diye nitelenen her alanın önüne "ülke güvenliği" ve "rejime tehdit" kaygısı koymak, inandırıcı bir yaklaşım değildir.

İşte size kaygıya karşı kuşku..

Doğu-Güneydoğu'da şunlar konuşulursa anlamsız deyip geçilebilir mi?

-Sürekli gözaltındayım. Her davranışıma ayrı bir anlam yükleniyor. Ana dilim bile kuşku konusu. Bu ülkenin en fakir, en eğitimsiz bölgesinde yaşıyorum. Bu gözaltında hayatı hak ediyor muyum? Yıllar süren olağanüstü hali, çocukların eğitimsiz kalmasını, mecburi göçleri, siyasi kuşatılmışlığı hakediyor muyum? Nasıl olacaksa, değişsin bu şartlar...

Ne denebilir bu söylem karşısında? Bu söylem karşısında "ülke güvenliği açısından senin az konuşman, hatta hiç konuşmaman gerekiyor" demenin inandırıcı bir yanı bulunabilir mi? Böyle bir yaklaşım bile sonunda varıp "bölücü", yani "ülke güvenliğini tehdit edici" bir karaktere dönüşmez mi?

Evet sonuçta, gerilim o noktaya ulaşıyor ki, bir kesim güç odaklarının tasallutundan ve onun ürünü olarak gördükleri "kötü gidiş"ten kurtulmak için güvenlik meselesini ıskalama noktasına sürükleniyor, diğer kesim ise, "güvenlik" için insan hakları dahil her alanı tehlikeli alan haline dörnüştürüyor.

Sonuç mu?

Elde var insanların "Ne olacak bu memleketin hali?" diye sorup durdukları bugünkü Türkiye...

Acaba derim, "ülke güvenliği" konusunda bu kadar duyarlı çevreler, toplumun yüzde 75'ini güvenlik kaygılarını paylaşmaz hale getirmenin de başlıbaşına bir "güvenlik" zaafı oluşturduğunu düşünmezler mi? Şöyle sormazlar mı kendi kendilerine:

-Bu ülkenin yüzde 75'i güvenlik konusunda duyarsız olmayacağına göre, bu insanların karşı cephede birikmelerinde güvenlik konusunu insanlar için cendere haline dönüştürmüş olmanın etkisi olamaz mı?

Siz "Kıbrıs elden gidecek!" diye çığlık atıyorsunuz, ötekileri, "Hadi canım sende, gene bir numara çeviriyorsun" diye tepki veriyorlar...

İşte yalancı çoban sendromu bu... Ve Türkiye bu sendromun etkisi altında...


13 Haziran 2002
Perşembe
 
AHMET TAŞGETİREN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED