|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Türkiye, 'iyimserlik' ile 'kötümserlik'in, 'umut'la 'umutsuzluk'un büyük bir hızla yer değiştirdiği bir 'ruh hali'nin ülkesi. Örneğin, Kore'de, Dünya Kupası'nda ikinci tura kalarak Japonya'ya gidebilmek; ülke içindeki abuk subukluğu birdenbire unutturup onbinlerce insanı sokağa dökebilirdi. Doların 1.5 milyon üzerinde tırmandığı ve bugüne dek ekonomi konusunda sürekli iyimserlik saçan Kemal Derviş'in dahi 'kötümser sinyaller' vermeye başladığı, bir süre için askıya alınabilirdi. Dünya Kupası vesilesiyle, Türkiye ile şu sırada bulunduğum Danimarka arasında tuhaf bir paralellik gördüm. Pazar günü Türkiye-Kosta Rika maçını, Orta Anadolu'nun orta büyüklükteki bir ilçesinde, Kızılırmak kıyısında, bir nehir lokantasının ekranında izledim. Tıpkı Brezilya maçında olduğu gibi son beş dakikada yenilen beraberlik golü, ülkeyi, üzüntü ve kahırdan ötürü derin bir sakinliğe sevketti. Aradan 48 saat geçmeden, Danimarka-Fransa maçını, Kopenhag'da bir dev ekranda seyrettim. Danimarka, son Dünya ve Avrupa şampiyonu Fransa'yı iki golle safdışı bırakarak, ikinci tura yükseldi. Gollerin atılışı esnasında el çırpma ve birbirlerini kutlamanın ötesinde, herhangi belirli bir sevinç taşması görülmedi Kopenhag sokaklarında. Danimarkalı ev sahiplerimiz, iş saati olduğu için, sevinç gösterilerinin mesai bitiminde, o da belki, şehrin meydanında yapılabileceği ihtimalinden söz ettiler. İskandinav insanlarının sevinçleri bile kontrollü. Türkiye'de başarısızlığın kahredici sükuneti ile Danimarka'da başarının kontrollü sükuneti. Her ikisi de can sıkıcı... Altı ay sonra Avrupa Birliği'nin en tarihî zirvelerinden birinin gerçekleşeceği şehirden, Kopenhag'tan Türkiye'ye dönüp bakmak, işin 'en can sıkıcı' yanı. Türkiye-Avrupa makasının, Ankara'daki 'kötü yönetim' ve 'siyasi damar sertliği' nedeniyle giderek açılacağı daha bir çarpıcı biçimde görülüyor. Zaman daraldıkça kapanması gereken makas, daha da açılıyor. AB'nin 'Dönem Başkanı' olarak Danimarka, çok yönlü bir uğraş ve hazırlık içinde. Örneğin, 19 Ağustos-4 Eylül tarihleri arasında Johannesburg'da toplanacak 'Çevre ve Kalkınma'ya ilişkin 'Dünya Zirvesi'ne harıl harıl hazırlanıyorlar. Bu 'Dünya Zirvesi', yıllar önce Türkiye'nin Süleyman Demirel'le temsil edildiği 'Rio Zirvesi'nin bir devamı niteliğinde. Bu hazırlığın başını çeken Dan Nielsen, 'Dünya Zirvesi'nin başlıca konusunun 'iyi yönetim'(good governance) olduğunu anlatırken, 'iyi yönetim'in 'yabancı sermaye çekmek için' önemini vurguluyor. 'Yabancı sermayenin bir ülkeye gelebilmesi için, karmaşık bürokratik engellerin temizlenmesi, hukuk devleti olabilmenin gereği vs.' konularına işaret ediyor. İster istemez Türkiye'nin zaten 'sağlıklı olmayan' ekonomisini önümüzdeki dönemde tepetaklak edecek 'siyasi hastalığı' zihnimde canlanıyor. Şu birkaç gün içinde, kur artışının Türkiye'ye ilave 3.5 milyarlık yük getirdiğini acaba Ankara'daki hangi parti lideri ya da Türkiye'nin geleceğinde etkili askeri şahsiyet düşünüyor? Hesap ortada. Türkiye'nin iç borcunun yüzde 28'i, yani yaklaşık üçte biri ya dövize endeksli veya döviz cinsinden. Uğur Gürses'in dün Radikal'da verdiği rakamlara bakıldığında, kurlardaki yüzde 10'luk artışın faturası, 3.5 milyar dolarlık ilave yük demek. IMF'nin verdiği borç dilimleri de, aslında, böyle çarçur edilmiş oluyor. Yine aynı hesaplamaya göre, iç borcun geri kalan yüzde 72'sinin, 15 puanlık faiz artışından kaynaklanan ilave maliyeti, üç aylık bir dönem için 3 milyar dolara yakın. Böylece, Kemal Derviş'in 'siyasi belirsizliğin ortadan kalkması için, seçim tarihi belirlensin' yaklaşımının anlamı da ortaya çıkıyor. Kemal Derviş, o çıkışı yaptığında, 'siyaset esnafı' kendisine 'siyaset dersi' vermeye kalkışmış ve 'Türkiye'yi bilmediği'nden dem vurmuşlardı. Kendilerinin, hiçbir hesap-kitap bilmedikleri ve Türkiye'yi adım adım felakete sürükledikleri rakamlarla ortaya çıkıyor. Bülent Ecevit'in 'ekonomiyi korumak', ona dayalı biçimde 'koltuklarını korumak' kaygısıyla bu durumu devam ettirmekte ısrarlı olanların, şu an için Türkiye ve ekonomiye maliyeti 6 milyar dolar! Siyasi belirsizlik sürdükçe, Türkiye'nin 'yabancı sermaye açısından' bir 'iyi yönetim modeli' oluşturamayacağı da ortada. Bu durumda, Türkiye'de önümüzdeki yıl iç borcun çevrilebilmesi de imkansız. Bu 'feci tablo'nun AB'den 'tam üyelik müzakerelerine başlama tarihi' almakla da yakın ilişkisi var. Yalım Eralp, tam da bu noktaya işaret ederek şöyle yazıyor: "AB'den tarih alamayan Türkiye'nin karşılaşacağı sorunlar şunlar: Faizler yükselir, iç borç çevrilemez ve IMF ile 20. stand by imzalanır. Türkiye bir krize daha girerek fakirleşir; konsolidasyon gündeme gelir. Şimdiden borsaya ve dolara bir bakın." Bu ihtimalin dış politika maliyeti ise Yalım Eralp'ın kalemiyle şu: "Kıbrıs konusunda orta vadede yaşanacaklar: Kıbrıs Rum kesimi AB'ye girdikten bir süre sonra Konsey'e başvurarak Türkiye'yi AB toprağını işgal ile suçlayıp önlem isteyecek. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Mahkemesi'nden Lozidou Kararı'na benzer milyonlarca dolarlık yeni kararlar ile Türkiye mahkûm olur ve bunları ödemezse Konsey üyeliği askıya alınabilecek. Türkiye'nin alacağı krediler yüksek riskli sayılıp faizi yüksek olacak. Türkiye dış politikasında yüzde 90 değil yüzde 100 Amerika'ya bağlı olacak ve onun dediklerini yapmak zorunda kalacak. Tam bağımsızlık diye bağrışanların dediği tersinden gerçekleşmiş olacak! Aksi takdirde, uluslararası camiadan dışlanan bir Türkiye Miloseviç veya Saddam'ın durumuna düşecek. Avrupa Birliği içinde de bazı sendikalar alabilecekleri işarete göre Türk ihraç mallarını boşaltmayacak.. Tablo böyle olabilir. Orta Asya da dolu… Gidecek yer kalmadı… Gelsin Ortadoğu'da su savaşları…" İşte sözde milliyetçilik, 'Kemalist bağımsızcılık' ve 'anti-emperyalist solculuk' adına, sürekli olarak dış politikada 'onur'dan söz edenlerin Türkiye'ye gösterdikleri gelecek: 'Yüzde 100 Amerika'ya bağımlılık' ve 'ekonomik çöküntü'... Bütün bunların temelinde ise, sağlığına kavuşarak enerjik bir yönetim gösterme ihtimali sıfır olan bir 'hasta Başbakan'ın arkasına gizlenen 'hastalıklı siyasi yapı', bir başka deyimle 'siyasi belirsizlik' yatıyor. Dolayısıyla, Türkiye'nin bu hükümet modelinden kurtarılması bir 'vatanseverlik ödevi' haline gelmiştir. Seçim tarihi belirlenmeli ve seçim, bir 'AB referandumu' haline dönüştürülmelidir. Seçime girecek partiler, AB konusunda ya alenen karşı olduklarını veya iktidara geldikleri takdirde 'AB yükümlülüklerini yerine getireceklerini' ilan etmeliler. Aralarında bu konuda bir protokol yapmalılar. Bu sayede, Türkiye'nin AB yolu ya açılacak; veya 'onurumuz'la ABD'ye bağlı bir 'muz cumhuriyeti'ne dönüşeceğimizi öğrenmiş olacağız...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |