|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ne söylense az. Türk milli futbol takımı hemen her alanda hasret kaldığımız bir büyük başarının sahibi oldu. Dünya Kupası'nda ikinci tura çıkması yeterince göğüs kabartıcıydı; ikinci turda, evsahibi Japonya karşısında maçı kazanması ise, onlara inanan birkaç kişi dışında kimsenin pek beklemediği bir gelişmeydi. Onların başarısı sayesinde Dünya Kupası'nı kazanmaya aday sekiz ülkeden biriyiz. Millilerimiz, ne hazindir, sadece rakip ülkelere karşı oynamıyorlar; Türk milli takımının başarısını çekemeyen, her galibiyetiyle biraz daha kahrolan Türkiye'deki bir çirkin odağa karşı da mücadele veriyorlar. O odak, daha topa ilk tekme bile vurulmadan, oyuncular ve teknik ekibi yıpratma faaliyetine girişmişti; her maç biraz daha artan bir çabayla, takımın moralini bozmak için, elinden geleni ardına koymadı. Çekemezliğin bir sebebi, özellikle futbolda –ama sporun öteki alanlarını da etkileyecek biçimde– kurulmuş olan ahbap-çavuş ilişkileridir. O ilişkiler şebekesinin içerisinde, bazı takım yöneticilerinin, teknik yönetmenlerin, spor yazarları ve hatta hakemlerin yer aldığı biliniyor. Birbirlerinin sırtını kaşıya kaşıya semizlenen, biri diğerini gözeterek beraberce ayakta kalan, kirlenmiş ve kirleten bir ilişkiler şebekesi egemen spora. O şebeke, başarısızlığı gizliyor, başarıyı görmezden gelebiliyor... Şebeke mensuplarının milli takımdan rahatsızlık duyması için tek bir sebep var: Teknik yönetmen Şenol Güneş o ilişkilerin içinde değil; futbolcuların bir bölümü, o tiplerin temsil ettiği zihniyeti tehlikeli bulduğunu saklamıyor... Her yere, hemen her gazete ve kanala sızmayı başarmış kirli eller, bu yüzden, milli takımın Dünya Kupası başarısından rahatsız. Çin'i açık farkla yenip tur atlamamız, hiç kuşkunuz olmasın, milli takımın rakiplerinden daha çok onları mutsuz etti. Dünkü tur atlama ise çoğunun yüreğine inmiştir. Kosta Rika maçından sonra tartışma gündemine girmeseydi ele almamız gerekmeyebilirdi; ancak şimdi, milli takımın başarısına daha ilk günden inanmış bir kalem olarak kayıtlara geçirmemiz boynumuzun borcu: Dünya Kupası'nda dev rakipleri geride bırakarak çeyrek finale yükselmek, birbiri ardına kazanılan zaferler, Türkiye'de son üç-dört yıldır uygulanmakta olan ayrımcılığın suratına indirilmiş bir tokattır aynı zamanda. "Cuma namazına gidenler – gitmeyenler" ayrımını ortaya atanlar, bunu mâsum bir uyarı olsun diye yapmadılar. Güreş ve tekvandoda yaşananlardan biliyoruz; bu tür tezviratlar, tezvirata mâruz bırakılan spor alanını, ülkemizi bir süredir etkisi altında tutan 'ayrımcı' reflekslere teslim ediyor. Bürokrasiyi yeteneksizlerin eline bırakan, eğitimi sakatlayan, yargıyı politize eden süreç, spora da elini uzatıyor. 'Cuma namazı' üzerine kopan tartışma, milli takımımız Fransa, Arjantin ve Portekiz'in âkıbetine uğrasaydı, futbolda tasfiyeyi getirecekti... Şöyle düşünün: 'Cuma namazına gidenler' diye damgalanan futbolcular takımdan çıkarılsaydı, bugün ülkeye bayram ettiren büyük başarıdan söz edilebilir miydi? Dünya Kupası'ndaki başarı, namaz kılanı ve kılmayanıyla, milli formayı giymeye hak kazanmış bütün futbolcuların ve onları birarada tutmayı başaran Şenol Güneş'in başarısıdır. Türkiye, etkisi altına girdiği ayrımcı süreç yüzünden, ekonomide, siyasette, uluslararası ilişkilerde savruluyor; en güçlü olmamız gereken alanlarda kan kaybedildiği için giderek korumasız hale düşüyoruz. Milli gelirimizin azalması da, ABD'nin ve onun güdümündeki kurumların ağzına bakar duruma gelmemiz de, AB'nin karşımıza ek şartlarla dikilmesi de, hep ayrımcılığın zorladığı kan kaybı yüzünden... Oysa, görüyorsunuz, elele verdiğimizde, ayrımcılığı ortadan kaldırdığımızda –zor da olsa– başarıyı yakalayabiliyoruz. Hakan Şükür ile Hasan Şaş'a, Emre ile Ergün'e, Rüştü ile Alpay'a aynı heyecanı yaşatan ruh bizi ayakta tutabiliyor. Ekonomide Anadolu kaplanlarının önünü keserseniz İstanbul dükalığı da nefessiz kalır; üniversitelerde, eğitim ve öğretim kurumlarında, araştırma enstitülerinde 'inanç simgesi' kısıtlamasına gittiğinizde, ortalığı sahtekârlara ve bilim hırsızlarına bırakırsınız. Bürokrasiyi 'istenmeyen unsurlar'dan temizlersiniz, ama her tarafı pislik götürmeye başlar... Milli takım sadece Japonya'yı yenmedi, ülkemize egemen bir zihniyeti de mağlup etti. Bu bakımdan, bize bugünleri gösterdikleri için, hepsine şükran borçluyuz.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |