|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ah şu eğitim/öğretim işleri! Söyleyin, Türkiye'de, "eğitim/öğretim sorunlarımız ve çözümleri" gibi bir konunun tartışıldığı bir toplantıdan daha sıkıcı olanı var mıdır? "Klişeler"le götürdüğümüz tartışmaların en sıkıcısı bu alanda karşılaştıklarımız değil mi? Düşünün, sadece üniversite öğretimini ele alsak bile manzara ne derece karanlık. Bu yıl 1 milyon 540 bin 405 aday sınava girdi, ancak bunlardan yalnızca 177 bini iyi/kötü-devlet/vakıf, bir üniversitede öğrenim görme hakkını kazanacak... Peki bu ülkenin "en önemli sorunu" gerçekten de hep tekrarlandığı gibi "eğitim/öğretim" sorunu mu? Hem "evet", hem "hayır"... "Hayır", çünkü sabah akşam televizyon ekranında, gazetelerde, orada burada karşımıza çıkan "ancak eğitim/öğretim meselesini aşarak kalkınabileceğimiz" yolundaki "tez" külliyen yanlış... Eğer ülkenizdeki diğer alanlar susuzluktan kıvranıyorsa, "eğitim/öğretim reformları"yla 5 olmadı 8, 8 de olmadı 12 ile "önümüzün açılması" mümkün mü? Unutmayalım ki, bu dünyada yüksek öğretim görmüş en yüksek nüfus oranına sahip ülke zamanın Sovyetler Birliği'ydi. Öyleydi de ne oldu? Kozmonotları uzayda dolaşırken Sovyet halkı ayağına çorap bulamıyordu. İşte açın gazeteleri; eskinin Sovyetler Birliği'nden yola çıkıp da bugün aralarında Türkiye'nin de bulunduğu ülkelerde her işi yapan insanların gözümüze sokulan diplomalarına bakın... Bırakalım onları bize bakalım: Liseden başlayan onca gayretin sonunda ülkenin en iddialı üniversitelerinden "İşletme", "Uluslararası", "Ekonomi", lisansıyla mezun olan, üstüne bir de yüksek lisans yapan öğrencilerin büyük bir kısmını (o da bulunabilirse) bekleyen "iş"leri düşünün... Bir banka şubesinin "Bireysel Krediler" bölümünde istihdam edilebilmek için bunca çabaya ne gerek var! Bir zamanlar önde gelen, ama mezunlarının geçimlerini artık bambaşka işlerden kazandıkları "Tıp", "Hukuk", "Ziraat" gibi fakültelerden hiç söz etmeyin... Yüksek öğretimi anlamlı kılacak olan sonuç uzman bir doktorun bugün 500 milyonu bulmayan maaşı mı, yoksa sayıları neredeyse "Her eve bir tane"ye ulaşmış mühendislerin "Ne iş olursa yaparım!" şeklindeki iş talepleri mi? Kendimizi aldatmayı bırakalım; bu ülkedeki "iş" alanları, bırakın sayıları her gün artan Anadolu üniversitelerinin mezunlarını, üç büyük şehrin üniversitesinde dirsek çürütenleri bile karşılamaktan çok uzak. Peki bu çaresizlik sadece bizde, ya da bizimki gibi ülkelerde mi gözleniyor? Ne münasebet! Bu süreç bizdeki kadar "vahşice" işlemese de, aslında özünde Batı dediğimiz alemde de gözleniyor; hem de uzunca bir zamandır. "Diploma"nın "iş"e denk düştüğü dönemler o diyarlarda da artık eski bir hikaye... Yani demek istiyorum ki, modernizmin taşıyıcısı olarak en başta gelen kurum olan "Okul", her dönemini kapsayan biçimde, her yerde krizde... Ve merak etmeyin, kimi düşünürlerin 30 yıl öncesinden başlayarak söyledikleri gibi, "Okul"un sonu da yakın! (Ne güzel! Böylece bizim kendisiyle yıllarımızı geçirdiğimiz "başörtüsü" filan gibi sorunlar da, bu "son"la birlikte kendiliğinden ortadan kalkacak!) Ancak meseleye bir de diğer yönden bakalım; "evet", eğitim/öğretim işleri çok önemli, hele de Türkiye gibi ülkelerde belki de el atılıp ihya edilecek ilk alan... Peki bu niçin böyle? "Okul"un artık (gece gündüz tekrar edilenin aksine) "iş"le bağlantısının bir daha kurulmamak üzere kesildiği ve ayrıca bu kurumun önceden olduğu gibi bir "sınıf atlama" aracı olduğu günlerin de yine bir daha geri gelmemek üzere mazide kaldığı üzerinde mutabıksak, bu fasla girebiliriz: Eğitim/öğretim sistemimizi bir an önce ihya etmemiz artık sadece "özgürlüğümüz" için gerekli. Bu çok gerekli, çünkü "Okulumuz" bizleri "hasta" ediyor, gerçeklikle yanlış ilişki kurmamıza hizmet ediyor. "İş"ten, "Okul" yoluyla "sınıf atlamak"tan filan vazgeçtik, toplum olarak ruh sağlığımız bozuluyor. (Bunun için diyorum ki, bu "okul"un 5'i fazlasıyla yeterliyken 8'i "fazlası fazla" oldu; ufukta görülen 12'nin yol açacağı "boşluklar"ı düşünmek bile istemiyorum!) Her "medeni" ülkede olduğu gibi, bizim "Okul" da bize artık sadece yardımcı olmalıdır. Aklımıza girmeye çalışan bizi Anayasa'nın ve de bilmem ne kadar sayıda yasanın emrettiği yönde "yoğurmaya" çalışan bir kurum olmaktan süratle çıkıp, öğrencileri şimdiden birer "yetişkin" olarak algılayarak onlara giderek karmaşık hale gelen bu dünyada yollarını bulabilmeleri için gerekli donanımı sağlamakla yetinmelidir. Bu süreçte atılacak ilk adımlardan birisi de, "Milli Eğitim Bakanlığı" sıfatının yerini eskiden olduğu gibi "Maarif Bakanlığı"na bırakmasıdır! (Kötü mü olur, mesele artık ne olursa olsun bir "marifet" sahibi olmak değil midir?) Dolayısıyla, "Meslek liselerine yönelme", "Okul ve ülke sanayii arasında ilişki kurma", "Önce eğitim!" filan gibi çoktan "klişeleşmiş" tezlerle vakit geçirmemek de yine yapılacaklar listesinin başında gelmektedir... Madem bugünkü konumuz eğitim/öğretim oldu, o halde (âdet olduğu gibi) bu yılki ÖSS'den birkaç soruya da kısaca göz atalım: Belki inanmayacaksınız ama hakikat; "Sözel Bölüm"ün 79. sorusu "bir ülkede demir cevheri, kömür gibi madenlerin dışalım ve dışsatımında yararlanılan" taşımacılık türlerinin hangisinde "taşıma maliyeti" en düşük ve en yüksektir diye soruyor: "Demiryolu, karayolu, denizyolu." (Bu sorunun bilinmeyecek ne yanı var; bunu Demirel bile bilir, tabii ki "karayolu"!) 77. soru ülkede 1990-1995 (?) yılları arasında üretilen buğday, arpa ve mısır miktarlarıyla ilgili bir grafik analizi sorusu. 78. soru daha bir ilginç. Türkiye'de 1991-1995 yılları arasında sığır, manda, koyun ve keçi sayılarındaki değişiklikle ilgili... Madem bu soruya kadar geldik, 78. soruya "ek" olarak hadi ben de bir soru sorayım: Güneydoğu illerindeki liselerden mezun olan adayların akıllarından 78. Soruyu cevaplarken neler geçmiştir dersiniz? Yooo... O kadar heveslenmeyin; 78. soru bir koşul koymayı da unutmamış: "Yalnızca tablodaki bilgilere dayanarak..." (!)
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |